Saturday, September 26, 2009

selçuğun hikayesi 2

muğladan 1 haftalığına istanbul'a gelen selçuk, kadıköy'de begüm'le buluşmaya karar verir. begüm atalar'da oturduğu için kadıköy'e trenle gelecektir, atalardan 5 durak sonraki küçükyalı'da oturan ve kadıköy'e trenle gitmeye karar veren selçuk, "ikimiz de evden buluşma saatine göre çıkacağımız için herhalde aynı trende oluruz begüm'le" diye düşünür. bu düşüncesinden yola çıkarak trenin en arka vagonuna biner ve o vagonda begüm'ün olup olmadığına bakar, begüm yoktur. bir sonraki durakta bi öndeki vagona geçip oraya bakar, orda da yoktur. sonra selçuk begüm'ü bulana dek bu geçişleri sürdürmeye karar verir.

begüm'ü arama amacının dışında, vagon değiştirme işini zaten çok eğlenceli bulur selçuk. eskiden de yaptığı birşeydir bu; bütün yolculuğu aynı vagonda aynı insanlarla geçirmek ona gereksiz gelir.

neyse tren yeni bir durağa vardığında, selçuk yine inip bir sonraki vagona tam geçecekken tren hareket eder, kapılar kapanmaya başlar. selçuk son anda trene tutunup kapının arasına bacağını sokar ve böyle trene asılmış bir şekilde kapıyı açmaya çalışır. bu esnada tren iyice hızlanır, vagonun içindekiler selçuğun serseri biri olduğunu düşünerek ondan tiksinirler ve bir yandan da korku dolu gözlerle onu izlerler. o sırada tren istasyonundaki güvenlik görevlisi "in çabuk düşüceksin" diye bağırmaya başlar. fakat bunların hiçbiri selçuğu yıldırmaz, kapıyı zorlamaya devam edip en sonunda bütün gücüyle açar ve içeri girmeyi başarır.

vagondakiler selçuk'tan tiksindikleri için ona pis pis bakarlar. bu tehlikeli vagon değiştirme operasyonundan sonra selçuk bi sonraki durakta vagon değiştirmemeye karar verecek gibi olur ama ondan tiksinen bir vagon insanla yolculuk etme fikri hiç hoşuna gitmez. bir sonraki durakta yine bi sonraki vagona geçmeyi dener. bu sefer sorunsuz bir şekilde vagon değiştirmeyi başarır, içeri girip pencerenin kenarına yaslandığında begüm onu görüp yanına gelir.


selçuğun diğer hikayesi için: http://livingmaze.blogspot.com/2008/09/seluun-hikayesi.html

Friday, September 18, 2009

hiçin içindeki sonsuzluğu yaşıyoruz biz evren olarak

geçen gün msn bozuldu, kimsenin yazdığı kimseye gitmedi, herkes çok sinirlendi. ama asıl ilginç olan yazdıklarımızın o güne kadar gitmiş olmasıydı bence. ben zaten üstünde harf çıkıntıları olan bir şeye basarak yazdıklarımın nasıl olup da karşımdakine gittiğini hiç anlayamadığımdan, gitmeyince hiç sinirlenmedim. yani buna nasıl kızabiliriz ki, benim kartaldan yazdığım birşey tabi ki rusyaya gitmez?

öte yandan yazdıklarımızın gitmesi durumuna çok alışmış olduğumuz gerçeği var tabi. msn bizi bu konuda o kadar şımarttı ki, bi gün bozulsa hemen gıcık olma hakkı görüyoruz kendimizde.

Friday, September 11, 2009

ş'yi görmek gerekir

yıllarca türkçe konuşup yüklemi sonda cümleler kurmaya alıştıktan sonra; dünyanın en iyi ingilizcesine bile sahip olsam özneden sonra hemen yüklemi getirmek benim için zor bişiy çünkü yüklemin ne olacağına o kadar çabuk karar vermeye hazır diilim, kafam öyle çalışmıyor.

Sunday, September 6, 2009

neden se kozmik sağa çekiyo

aklıma süper bifikir geldi. 4 tane çocuk doğurucam ve hepsine hayatın anlamını farklı benimseticem. birini mesela bilime çok yönlendiricem ve bilimin açıklayamadığı şeylerle uğraşmamasını sağlicam. o çocuk agnostik olucak, bakalım nasıl yaşıyo.

bir diğerini ateist yapıcam, hayatın anlamının fiziksel hazlar olduğunu söylicem, sex drugs and rock n roll şeklinde yaşicak o.

öbürünü panteist yapıcam, evrensel enerjilerden falan bahsedicem, meditasyon ve reikiyle uğraşmaya başlicak, hayatın anlamını ruhunu arındırmakta bulacak.

sonuncusunu ise tek tanrılı din mensubu yapıcam, hayatın amacının erdemli yaşamak olduğunu söyliycem, iyilik yapmaya çalışıcak hep.

bu çocukları zaman zaman yurt dışına yollicam, bakalım farklı kültürlere nasıl tepki veriyorlar; ayrıca hepsini aynı kişiden doğurucam ki genetik etmenler mutluluk seviyelerini fazla etkilemesin, hammaddeleri aynı olsun.

6 ayda bir hepsini ayrı ayrı terapiye alıcam; saplantılarını, mutluluklarını, olaylarla başetme tarzlarını falan inceleyerek bir çizelge hazırlicam. mesela mutsuzsa, "bu mutsuzluğunun şiddetine 10 üstünden not ver" dicem; yani benim mutluluk kriterlerime göre diil, onların kendi mutluluk kriterlerine göre hesap yapıcam, sonuca göre hangisinin en mutlu olduğuna karar vericem. hem subjektif hem de nesnel bi deney olmuş olucak böylece.

çocukları 30 sene falan bu şekilde gözlemledikten sora bi kitap yazıcam. 4 çocuk üzerinde yaptığım deneyler sonucu en mutlu olan çocuk x(artık hangisi çıkarsa) tarzda bi hayat yaşayan çocuk oldu dicem. 6 ayda bir yaptığım terapileri, gözlemlerimi falan ayrıntılı bi şekilde bu kitapta toplicam. insanlık çok önemli dersler çıkarıcak bu kitaptan.

Friday, September 4, 2009

kendimi taşınabilir kütür varlıkları gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi

her şarkının bi rengi olduğuna karar verdim. bilmiyorum, belki de her grubun bi rengi vardır. mesela dolorian kesinlikle açık maviyle gri karışımı bir renk. sağ üstte fotoğrafım var ya onun tonunda.

mesela bergraven kahverengi gibi ama bergraven'ın kahverengi olmasında eski myspace sayfalarının etkisi büyük.

shining: siyah
anekdoten: turuncu
the code: metalik gri
arcturus: kırmızı
novembers doom: koyu gri
ved buens ende: sarı
mogwai: açık gri
black heart procession: orta mavi
tiamat: lacivert

ben maviyi diğer renklerden daha az sevdiğimi düşünürdüm ama baya grup mavi tonlarında çıktı. o diil de anladığım kadarıyla benim öyle yakından tanıdığım, samimi olduğum bi yeşil grup yok. aslında mor grup da yok ama ben nedense yeşil grubun olmamasına daha çok şaşırdım. mor sanki zaten olamaz. mor ve ötesi bile mavi çünkü bence.

iade-i sinyal

bu balkon işi hoşuma gidince, gece nesquikli sütümü alıp tekrar balkona çıktım. tam oturup yazı yazmaya başlamıştım ki karşı apartmanda oturanlar tarafından gözetlendiğimi farkettim. bu dünyada ilginç olan şey diğer insanlar olduğu için gözetlemelerini bir türlü durduramıyorlardı ve ben de aynı şekilde iki de bir onlara bakmaktan kendimi almıyordum. sonra aniden modadaki evi hatırladım. bir keresinde karşı apartmanda pink floyd-echoes çaldığında önce müziğin kendi bilgisayarımdan geldiğini zannetmiş, karşı apartmandan geldiğini anlayınca şaşırmakla sevinmek arası bişey olmuştum; hatta o gün gökyüzünün aniden sarı, turuncu ve yeşil olduğu gündü. gökyüzünün geçirdiği bu evrimi benden başka hatırlayan olmaması beni bugün hala çok üzüyor. bu olay sadece kadıköyde mi gerçekleşti bilemiyorum ama ben gayet iyi hatırlıyorum.

havanın benim ruh halime göre değiştiğinden şüphelendiğim yıllardı ve çok iç bunaltıcı bir gündü. yağmur bir yağıyor bir duruyordu. evde biraz daha kalırsam asla mutlu olamayacağıma karar verip dışarı çıkmıştım. hava sapsarıydı, güneş falan yoktu. sonra hava yavaş yavaş turuncuya dönüştü ve aniden yeşil oldu.

referans noktası

bütün okul hayatım boyunca en az çalışmayla en yüksek notu nasıl alırım diye düşündüğüm; hatta üniversiteyi vapurda çalıştıklarımla bitirdiğim söylenebilir ama okul bittikten sonra, yani şu günlerde, bana bi çalışkanlık geldi. sabah 10 da uyanıp ingilizce okumalar yapıyor, sonra felsefe tarihindeki eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum. bugün yine bunları yapmıştım ki beynimin fazla çalıştırmaktan 35 kilo haline geldiğini farkettim. 35 kilo beyinle hiçbi aktivite yapılamaz artık diye üzülürken, birden balkona çıkıp kahve içesim geldi. bu ilginç bi durumdu çünkü ben ne balkona çıkan ne de kahve içen biinsnadım. ikisini aynanda ise daha önce hiç yapmamıştım.

anibihareketle mutfağa gidip kahvemi yaptım. tabi benim yaptığım kahveye muhtemelen normal insanlar kahve demiyordur çünkü 1 tatlı kaşığı kahveye 4 tatlı kaşığı süt tozu, bimiktar süt ve 5 tane şeker koyuyorum. kahveyi yaptıktan sonra balkona çıktım. güneş batıyordu ve küçük yumuşak bi rüzgar geziyodu etrafta. güneşin batarken yaydığı kızıl ışık herşeyin rengini güzelleştirmiş, evrende mistik bi hava oluşturmuştu. bir yandan evrenin bu naif güzelliğine kendimi kaptırırken; bir yandan da balkonun parmaklıklarına dayadığım bacağıma bakıp, acaba terliğim aşağı düşer mi diye paranoya yapmayı ihmal etmedim.