Tuesday, June 30, 2009

içinde ben de olsam sen sendir

Geçen gün çimenlerde ders çalışmak amacıyla, bisikletle yola koyuldum. hava bin dereceydi. maltepe migrosun önündeki çimenlere oturdum, ders notlarımı çıkardım. tam ders çalışmaya başlayacaktım ki yanıma 2 tane köpek oturdu. evet, bildiğin havhav. koskoca bomboş sahil var gelip yanıma dizildiler, sanki 3'ümüz birlikte gelmişiz gibi bi ortam oluştu.

biraz bakıştık köpeklerle, biri kahverengi biri beyazdı, iyi çocuklara benziyolardı. ben uzanıp ders çalışmaya başladım, onlar da manzarayı seyrettiler. bi ara yanıma bi selpakçı çocuk gelmeye çalıştı ama köpekler onu kovalayıp yanıma yaklaştırmadılar. bu iş çok hoşuma gitmişti doğrusu. hakkaten de köpekler insanın en iyi dostuymuş dedim ve dersime çalışmaya devam ettim. bir süre sonra gül satan bir çingene yanıma gelme eğilimi gösterdi, köpeklerim hemen havlayarak onu da uzaklaştırdı. ders çalıştığım 1 saat boyunca kimsenin beni rahatsız etmesine izin vermediler. dersim bitince köpeklerimi sevip onlarla vedalaştım ve caddebostanda 2 kırmızı tuborg içmek üzere yola çıktım.

saat 8 olmasına rağmen hava hala güneşli ve bin dereceydi. neyse ki öğlen evden çıkmadan önce omuzlarıma, kollarıma ve yüzüme güneş kremi sürerek zenci olma hitimalimi ortadan kaldırmıştım. güneş kremi kokusu kendimi tatilde gibi hissetiriyordu. keşke her günüm böyle geçse diye düşündüm. yani mesela sabah kalkıp kahvaltı ederken internette gezinsem, gazetelere falan baksam sonra chat batağına düşmeden internetten çıkamayı başarıp piyano çalsam, sonra bisiklete binsem, sahilde yazı yazsam, akşam da eve gelip film izlesem, kitap okusam daha ne isterim bence.

neyse bisikletle giderken bunları düşündüm, sonra suadiye'ye gelmiştim ki hava birden 15 derece soğudu. sakın abarttığımı sanmayın ne 15 derken ne de soğudu derken abartıyorum. bildiğin dümdüz giderken 32 derece hava 17 oldu. acaba ani bi hava akımı mı geldi yoksa suadiye başından beri mi soğuktu anlayamadım.

Monday, June 22, 2009

dikkat dillipapuç düşüyor

bugün sınavım vardı. 3 gün boyunca bu sınava çalışmaya çalıştım, bi türlü çalışmadım. en son erteleye erteleye bu sabaha; yani sınav sabahına kadar erteledim ki sabah da çalışmayıp vapurda çalışırım dedim. vapurda çalıştım ama hakkaten 20 dakika boyunca.

okula geldim. sınavı 2'de sanıyordum ama hocayla yaptığımız kısa sohbetin ardından sınavın aslında 13:45'te olduğunu anladım. bu sohbet yüzünden derslere hiç girmediğim de ortaya çıkmış oldu. üstelik sınavı 2'de sanmama rağmen 2'ye de 10 dakika kadar geç kalmıştım. böylelikle sınava yaklaşık yarım saat geç girmiş oldum ve bitmesine sadece 10 dakika vardı. hoca bana kağıdımı uzatırken aşşağılarcasına "10 dakkada yetiştirebilicek misin" dedi. birşey demeden aldım kağıdımı, en öne oturdum.

krizi çok iyi yönettim. sınavın yarısı testti, yarısı klasikti. önce hızlıbişekilde test sorularını yaptım, sonra cevabını iyi bildiğim klasik soruları yaptım. son 2 soru kalmıştı ki süre bitti ama zaten onların cevabını bilmiyordum. üstelik süre biter bitmez kağıdımı verdiğim için kağıdını ilk verenlerden biri oldum.

sonuç olarak bu maceralı sınavdan ben her şeye ramen bi 60 alırım. zaman darlığı yüzünden bildiğim şeylerin bütün ayrıntılarını yazamamış olmam bana olsa olsa 10 puan kaybettirecek ama bence bu gayet iyi bi sonuç.

Wednesday, June 10, 2009

insançokseverim

bugün tüm zamanların en gereksiz günlerinden birini geçiriyorum.

sabah kahvaltı ettim, chat yaptım, dexter izledim; öğlen yemek yedim, chat yaptım, dexter izledim; akşam yemek yedim, chat yaptım, şimdi dexter izlicem.

biri beni kurtarana kadar bu döngü devam edecek gibi gözüküyor..

Friday, June 5, 2009

düşünsene, paranoyaksın ve evde sürekli enginarvar

Yaz çok güzel bişey bence. kışa göre bi hayli avantajlı çünkü pencere açık oturabiliyosun evde. pencerenin açık olması demek, odaya sürekli temiz havanın ve doğadan gelen seslerin girmesi demek; yani doğayla iç içe olmak demek ki bu durum insana kendisini güvende hissettiriyor. Aslında kışın pencere açık oturulabilseydi, bence kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar bu kadar intihar etmezlerdi. insan doğadan soyutlanıp kendi aklıyla ne kadar baş başa kalırsa o kadar akıl sağlığını kaybetme eğilimi gösteriyor. insan doğadan ne kadar uzaklaşırsa o kadar yalnızlaşıyor ve varoluşunun anlamını sorgulamaya başlıyor çünkü insan tek başına bir hiç olduğunu biliyor. o içten içe biliyor ki her zaman ona hayati ihtiyaçlarını sağlayan bir doğa ve iletişim kurabileceği diğer insanlar olmalı çünkü bu ortam sağlanmazsa tek başına hayatta bile kalamaz.

Yazın kıştan daha avantajlı olması beni adalet konusunda düşündürüyor. Türkiye gibi ortalama enlemlerde bulunan ülkede yaşayan biri olarak hem yazın hem de kışın ne demek olduğunu biliyoruz ama mesela daha güneyde olsaydık daha çok yaz yaşayıp daha uzun süre huzurlu olabilecektik ve daha kuzeyde olsaydık doğanın sağladığı güven hissi ne demektir hiç öğrenemeyebilirdik bile.. o halde yazık değil mi bu kuzey insanına? soğuk yüzünden açık havada hiç vakit geçiremiyorlar; ya da biz neden daha güneyde yaşayanlara göre senemizin yarısını evlerimize kapanarak geçiriyoruz? bu hayatımızın yarısı demek..

bence iklim şöyle olmalıydı:
hafta 8 gün olsaydı, bu 8 günün 6 günü yaz, 1 günü yağmurlu bir sonbahar ve 1 günü de kış yaşansaydı mesela. evet evet her hafta mutlaka 6 yaz, 1 sonbahar, 1 kış olunca hem standart yaz günleri sürekli yanıbaşımızda olduğundan hayatımızın her dönemi; yani bütün seneye yayılmış bir şekilde bisiklete binebilir, çimenlerde biramızı içebilir ve haftanın 6 günü gece odamızda kitap okurken bile açık penceremizden ağaç yapraklarının ve hayvanların sesini duyabilir, ılık havanın güzel kokusunu içimize çekip, buharını tenimizde hissedebiliriz. üstelik yağmura ve kara kavuşmak için koskoca bir yazın da bitmesine gerek kalmaz. haftanın 1 günü yağmurun getirdiği melankoliyle piyanomuzu çalarız, sonra şıpır şıpır damlaların altında ıslanırız. ertesi gün kar yağınca da o ilginç beyaz şeyleri izler; canımız isterse kardan adam bile yapabiliriz ama ertesi gün yaz gelince etraf çamur olur? kar o zaman ayda 2 gün üstüste yağsın. evet böyle süper oldu.