Wednesday, February 18, 2009

carry your cross and i'll carry mine

...Bütün patatesler üstüme gelmeye başladı. Patateslerden kurtulup tavaya doğru koşmaya çalışırken bir ekmek kırıntısına takılıp düştüm. Düşünce tuzluk elimden fırladı ama durun, en iyisi size hikayeyi başından anlatayım. Bu hikaye bir soğanla ilgili; hatta bu hikaye bir sürü soğanla ilgili, bu hikaye bir yumurtanın hikayesi...

Ben küçük çiğ bir yumurtayken büyükannem çok hastalanmıştı. Bir sabah samanların arasında hasta bir şekilde yatarken bana, kümeste gömülü tuzluğun yerini tarif etti. Dediğine göre bir gece herkes uyurken insanların masasından almış tuzluğu. Çok şaşırdım, büyük annemin hayatının macera dolu olduğunu biliyordum ama insanlardan birşey alabilecek kadar cesur olduğunu kimse bana anlatmamıştı. Tuzluğun ne işe yaradığını sormak istedim ona ama cümleler ağzından zorlukla çıkıyordu. Sanırım büyükannem ölüyordu. Gülümsedi ve bana şöyle dedi: "Pişmelisin". Bu onun son sözüydü.

Büyükannem ölünce çok üzüldüm ama sonuçta hepimiz ölecektik ve o harika bi kadınyumurta olarak harika bir hayat yaşadığı için şanslıydı. Onun bana verdiği tuzluğu yanımdan hiç ayırmamaya karar verdim. Bir gün mutfakta dolanırken ocakta kaynayan suyu görünce aklıma "pişmelisin" geldi. Kaynar suya girip 15 dakika bekleyip iyice piştim. Tuzluğun yanına dönünce iki tane patatesle karşılaştım. Canım patates kızartması istedi onları görünce. Patateslerin tuzu çok sevdiklerini bildiğimden biraz tuz karşılığında biraz patates kızartması olmalarını teklif ettim, hemen kabul ettiler.

Soğanları severim çünkü soğanlar patatesler gibi yamuk yumuk diiller, onların o düzgün daireselliği, katman katman olması falan çok güzel ama bir yumurta için mizaçları biraz sert kalıyor, bu yüzden çok teklikeliler ama bir keresinde yine ben bir soğandan korkarken büyük annem demişti ki "Merak etme, herşeyden önce bi yumurtanın kabuğu vardır evlat ve hiçbir sebze bu kabuğun altındakinin çiğ mi pişmiş mi olduğunu ilk bakışta anlayamaz". Düşündüm ki çiğken bile en azından kabuğum varsa artık pişmiş bir yumurtayken gerekirse kötü kalpli bi soğanla bile baş edebilmeliyim.

Tuzluğu alıp soğana daha yakından bakmak için yanına gidince birden bütün patatesler üstüme gelmeye başladı. Patateslerden kurtulup tavaya doğru koşmaya çalışırken bir ekmek kırıntısına takılıp düştüm. Düşünce tuzluk elimden fırladı ve bütün tuzlar etrafa dağıldı. Patatesler tuzların etrafına üşüştüler, soğan ise olduğu yerde kaldı.

Belki de büyükannem pişmelisin derken bir menemen olarak pişmelisin demek istemişti, bense kendimi kaynar suya atıp kendi kendime pişerek saçmalamıştım. Entropi ya aynı kalacağı ya da gittikçe artacağı için artık tekrar çiğ bir yumurta olamazdım. Bir soğansa asla bir yumurta olamazdı ve bu hikaye burda bitti.

1 comment:

evetben said...

bu hikayeden hiçbişey anlamadım ama gene de bana "yumurtayı çatlatmak" isimli hazin bir hikayeyi anımsattı sanki.