Tuesday, August 26, 2008

yazı-turayla determinizme başkaldırış

Meraba, ben Begüm'ün şüpheciliğiyim. Hayatın en gereksiz alanlarında beni kullanıp durmasına karşın en lazım olduğum yerde beni layıkıyla kullanamamış olmasının suçluluğunu hissediyor biliyorum. Bu durum beni kendimle ilgili bi kullanım klavuzu yazmaya itecek neredeyse. Yanlış kullanıldığımda çok tehlikeli olabilirim. Bi sofist beni kullanrak safsata yapabilir ya da hakikate ulaşmaya çalışan biri beni fazla kullanıp kendisini sonsuz bi belirsizliğin içine itebilir. Bence bi çözüme ya da bi analize gerek yoksa bana da gerek yok. Buna karşın garip ya da tutarsız görünen şeylere ise bensiz gidilmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Merhaba, ben Begüm'ün vicdanıyım. Lisede felsefe hocası "Sizce vicdan diye bişey var mı?" diye sorduğunda olmadığı yönünde görüş bildirmiş olsa da ya da vicdanı, toplumun bilinçaltımıza yerleştirdiği kurallar olarak görse de, ne halta yaradığımı bilmeme rağmen sonuçta ben Begüm'ün vicdanıyım ve çok rahat olduğum söylenebilir. Hatta muhtemelen Begüm'ün dünyanın en iyi insanı olduğunu falan düşünüyorum.

Merhaba, ben Begüm'ün analitik düşünme yeteneğiyim. Mantığı kullanabilme yetim çok iyi ama hafıza bölümündeki nöronların kaybından sonra meydana gelen alan darlığı biraz beni zoluyor. Karmaşık bişeyi düşünürken aşamaları yazarak kaydetmek zorunda kalıyorum, yine de idare ediyorum. En azından şüpheciliğin direnç göstermediği alana kadar güle oynaya gidiyorum. Orada ise isler baya karışıyor.

Merhaba, ben Begüm'ün özgüveniyim. Uzun zamandır insanların Begüm hakkındaki düşüncelerine göre şekillenmediğimden hiçbir yere kaybolasım yok. Bazen yokmuşum gibi davranıyorum ama olmadığımdan değil. Sanırım Begüm sempatik olamaya çalıştığından. Özgüveni yokmuş gbi davranıp insanların kendisini rahat hissetmesini sağlamaya çalışıyor. Belki de saçma sapan hareketleriyle benliğini özdeşleştirmediği için bu kadar kalıcıyım bilmiyorum.

Merhaba, ben Begüm'ün beynindeki strateji üreten noktayım. Ne zaman biri gelip sosyal sorunlarından bahsetse "Peki planın ne?" diye sordurtan benim. Bence insanlar iyilikten anlamıyor. Bu yüzden bir şeyleri anlamaları sağlanmak isteniyorsa strateji izlemekte fayda var. Vicdan bile bu konuda benimle aynı fikirde. Ben sadece insanlara ve Begüm'e faydalı olmaya çalışıyorum.

Merhaba ben Begüm'ün iradesiyim. Yapamayacağım hiçbirşey yok ama yapmakta zorlandığım bi kaç şey var. Yeterince kararlı olsam aslında hepsini kolaylıkla yaparım ama karar mekanizması görevini iyi yapmıyor. Hatta bana sorarsanız Begüm mevcut karar mekanizmasını kovup yerine yeni bi eleman alsa daha iyi çünkü iyi bi karar mekanizması olmadan yeteneğim anlaşılmıyor. Harcanıyorum.

Meraba ben Begüm'ün karar mekanizmasıyım. Sanırım bütün soyut yeteneklerden en beceriksiz olanı benim. Sürekli fikrimi değiştiriyorum. Sanırım bu kadar yanar döner olmamın sebebi davranışla düşünce arasındaki son sınır olmam. Sonuçta birşeyler düşünce sokaklarında gezinirken tehlike yok ama davranışa yüklendiğinde gerçek oluyor. Bu yüzden karar mekanizması olmak büyük bir sorumluluk. Bazen beynin diğer mekanizmaları o kadar kafamı karıştırıyor ki aynı şeyi yüz kere düşünüyorum, bi noktadan sonra naapsam olur heralde diyorum. Sonuçta bütün soyut mekanizmalar aynı sonuca varmıyor ki. Birinin çözümünü seçmek çok zor.

Sunday, August 24, 2008

Kakatunun çocukları

Size eski fakat anlamlı şeyler kutumda sakladıklarımı bikaç yazı önce sıralamıştım. Şimdi o kutudaki şeylerden biri olan "kurbağa bacağı"nın minik hikayesini anlatıcam.

Kakaperimle yaptığımız diyalogların başlattığı bir yolculuktu bu. Kimsenin önemsemediği, bazen birbirinden gizlediği; hatta yapmaktan utandığı birşeydi kaka. Sonra doktorlar aracılığıyla çok önemli olduğunu anladım. Peki neden bu denli dışlanmıştı sosyal hayattan? Çiş bi derece kabul ettirmişti kendisini ama kaka korkak, asosyal kaderini yaşamaya devam etmişti. Neyse...

Bir cumartesi gecesi tam kadro Selçuklar'da toplanmış makarna yaparken evreni yöneten gizemli gücün Kakatu olduğunu farkettik. Artık Kakatu bizim Tanrı'mızdı. Ardından king oynadık ve belli aralıklarla king oynamak bizim ayinimiz oldu. Bu ayinin kutsal içeceği biraydı; tekila ise Kakatuya şükranlarımızı sunma gününde şat yapmamız gereken bişeydi.

Henüz 4 kişilik bi din olmasına rağmen içeriği git gide zenginleşti. Ameliyat olacağımı öğrendiğimizde kakatuya bi adak adamamız gerektiğine karar verdik. Eğer herşey yolunda giderse bi karınca kakatuya kurban edilecekti. Sonra karıncaya kıyamayarak bi çiçek kurban etmeyeyi düşündük. Sonra ona da kıyamadık, kağıttan kurbağa yapıp onu yakmakta karar kıldık.

Ameliyattan bi kaç hafta sonra yavaş yavaş iyleşmeye başladığımda Eray'ı arıyarak "vakit geldi" dedim. Bunun üzerine Selçuk, Melis ve Eray beni ziyarete geldiler. Önce kingimizi oynadık, yüzbinlerce ilaç içtiğimden bira yerine vişne suyu tercih ettik çünkü kakatu kurallarına göre ilaç içerken alkol almak çok günahtı. Oyunu her zamanki gibi ben kazanınca herkes bana gıcık oldu ama sakat biinsana vuramazsınız dosdum ha falan diyerek kendimi kurtardım. Sonrasında Melis kağıttan kurbağamızı yaptı. Bu bizim ilk kurbanımız olucaktı, çok heycanlıydık. Kurbağayı benim yakmam gerektiğini söylediler çünkü benim için adanmıştı ama ben bi yolunu bulup görevi Eray'a yıktım kakatu affetsin. Neyse mutfağın lavabosuna gidip yakmaya başladık kurbağayı. O yanarken Selçuk'un önerdiği geleneksel adak izleme duruşunda durduk. Eray bu duruşun çok gey bi duruş olduğunu iddia etti ama kurallar böyleydi, mecburen durduk. Kurbağamız yandı, yandı. Geriye sadece bacağı kaldı. O bacağı saklıyorum. Günün birinde kurbağa bacağı içeren bi büyü yapmam gerektiğinde lazım olabilir.