Friday, May 16, 2008

Başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak

12'de yatmaya başladığımdan beri sabahın 7 buçuğunda ani bi hareketle uyanıyorum. Bu sabah uyanıp saatin yine 7 civarlarında gezindiğini görünce tekrar yatağıma dönüp havanın o tatlı karanlığında sıcak sıcak yatmaya karar verdim ve kısa bi süre sonra tekrar uykuya daldım. Uyandığımda saat 9 buçuktu. Bu sefer bi öncekine göre daha uykulu, biraz daha yorgundum ama tekrar uyursam iyice saçma bi şekilde uyanmaktan korktuğum için kendimi yataktan kaldırdım.

Gazete okuyup, besleyici bi kahvaltı ettim. Midem iyi görünüyordu ama en ufak bi hatada affetmem mesajını da alıyordum ben kendisinden. Kahvaltının ardından internette keyifsiz bi gezinti yaptım ve hafiften sıkılmaya başladım. 2 haftadır hastalığım nedeniyle kursa gitmediğimden piyano çalışma gerekliliğim beni köşeye sıkıştırdı, salona doğru yol aldım. Piyano çalışmayı seviyorum ama kursa gitmeme sadece 1 gün kaldıysa ve ben bütün hafta çalışmaya vakit bulamamışsam bunu biraz görev gibi yapıyorum, işte bu durum beni biraz geriyor. Yeterince çalıştığıma kanaat getirince tekrar keyifsiz internet gezintileri yaptım. Saçma sapan facebook requestleri falan işte.. Neden bunlarla değerli zamanımı harcayıp hala facebook'u silmediğimi birkez daha anlayamadım. Gerçi sıkıldığım şu dakikalarda "değerli vaktim" lafı çok ironik durdu ama benim de zamanımın değerli olduğu oluyor zaman zaman.  Bu durgun cuma sabahı biraz algı değişimi iyi olabilirdi. Alkol alamadığıma göre sarhoş olmak için başka bi yöntem bulmam gerektiğini farkettim. Belki oksijen kafası?

Perdeleri çekmek, dışarda güneşin pırıl pırıl parladığını gerçeğini unutturamazdı bana. Bu coşkulu hava sinirimi bozuyordu doğrusu. Elimde olsa güneşe biriki tekme atıp evime dönerdim. Benden daha neşeli şeylere tahammülümün iyi olmadığı bi gün. Hayır ben de neşesiz biri sayılmam ama böyle sıradan bi sabahta böylesine coşkulu olmasına ne gerek var bu doğanın? Bilmiyorum belki de yemek yemeliyim.

Sonunda en iyisinin yazı yazmak olduğuna karar verdim, böylelikle hala saçma sapan bunalımlara giren insanlara şöyle diyebilirdim."Hayatın anlamını bulman için önce bi hayatın olması gerek."
Ama bu can sıkıntısından insanlara sataşmak olurdu. Oksijen kafasında karar kıldım, giyinip dışarı çıkıcam.

Chuck Palahniuk'un Ninni kitabından:

.....İstiridye'yi dinledikten sonra bir bardak süt, çikolatalı kurabiyelerle içilen güzel bir içecek olmaktan çıkıyor. Sürekli hamile kalmaya zorlanmış, hormon yüklemesi yapılmış bir inek oluyor. Sefalet içinde birkaç ay yaşadıktan sonra dana eti kutularına sıkıştırılan çaresiz buzağılar oluyor. Domuz pirzolası, bir ayağı kapandayken kesildiği için kan revan içinde kalan ve asıldığı yerde kaburga et ve yağları ayrılırken çığlıklar atarak can veren bir domuz demek. Katı bir yumurta bile, on santim genişliğindeki bir kafeste yaşamaktan ayakları sakatlanmış, iki yanında kapana kısılmış diğer tavuklara saldırmaması için gagası kesilmiş bir tavuk demek. Kafes öyle dar ki kanatlarını açamıyor. Kafes öyle delirtici ki! Kafese sürtünmekten tüyleri yolunmuş, gagası kesilmiş vaziyette durmadan yumurtlayan bir tavuk; ta ki kemiklerinde bir gram kalsiyum kalmayıp mezbahayı boylayana dek. Bahsettiğimiz tavuk, şehriyeli tavuk çorbasındaki tavuk; yumurtlayan tavuk; yara bere içinde kalıp sakatlandığı için kimsenin kasaptan almayacağını bildiklerinden, kesilip pişirilerek satılan tavuk...
İstiridye sadece bunlardan bahsediyor. Bu, onun yaydığı bilgi virüsü. O konuşmaya başlayınca radyoyu açıp folk müziği çalan bir kanala ayarlıyorum. Veya basket maçına. Gürültülü ve sürekli olduğu sürece radyoda ne çaldığının önemi yok, yeter ki kahvaltıda yediğim sandviçe, sadece bir sandviçmiş gibi davranabileyim. Hayvan sadece hayvandır. Yumurta sadece yumurtadır. Peynir acı çeken minik bir süt danası değildir. Bunları yemek bir insan olarak benim hakkım.....

Wednesday, May 7, 2008

Mutluluk

Aslında son bi aydır midemi elime almaya başladığımı hissetmiştim. Yemeklerden sonra gelen karın ağrısı, kakao ve asitli içeceklerle birlikte ortaya çıkan mide bulantısı falan.. ama bu kadar az zamanım kaldığını düşünmemiştim. Geçen cuma gecesi yediğim o son yemekten sonra yattım ve kusmak dışında başka bir amaç için kalkamadım yataktan. Bütün gece bu durum devam edince ve su dahi içememeye başlayınca apar topar hastaneye gittik. Serumladılar. Bu durum daha önce 2 kere başıma geldiğinden teşhis ve tedaviyi biliyordum ayrıca önümdeki 2 gecenin hayatımın en uzun gecelerinden olacağını da biliyordum. Kanserlilerin ya da bir kaç saat sonra apandisit ameliyatı olacakların bile bulantılarını dindirmeye yarayan ilaçlar benim mide bulantıma fayda etmeyecekti ve ben bir gram uyku dahi uyuyamayıp bütün gece boyunca sürünecektim. Ölmeyi istediğim nadir gecelerden birini yaşayacaktım.

Doktorlar geldi, teşhis koymaya çalıştılar, tıbbi terminolojiye son yıllardaki hakimiyetim sayesinde onlarla anlaşmak hiç de zor olmadı. Temiz çıkan bir yığın tahlilin sonucunda nasıl bu kadar kusabildiğimi yine anlayamadılar, üstelik bu sefer hayat da midemi bulandırmamıştı. Dünya hızlı dönüyordu belki ama ayaklarım yere basıyordu.

Tam tahmin ettiğim gibi geçen, dünyanın en uzun gecesinin sonunda bütün hayat enerjim sönmüştü. Ertesi gün başka bi kaç milyon tahlil için başka bi hasteneye gittik. Bulduğum her yere oturuyordum, yürüyemeyecek haldeydim ve şu an gerçekten bütün bunlara nasıl katlanabildiğimi merak ediyorum. 3. defa olması acının şiddetini hiçbir şekilde etkilemiyor. Temiz çıkan diğer tahlillerle birlikte teyzeme gidip orda serumlandım. Acaba ben de birgün diğer çocuklar gibi yemek yiyebilecek miydim? Teyzemde gündüzleri türk filmi izleyip kustum, geceleri ise yarım saatte bir uyanıp kustum. hayatım gerçekten çok güzeldi... Teyzemin çok güzel kokan bi sabunu güzel perdeleri ve harika bi boğaz manzarası vardı ama malesef bunlar ilerde sadece mide bulantısıyla birlikte hatırlanacaklar.

Teyzemde geçirdiğim 2 günün ardından artık yemek yemem gerektiğine karar verildi. Yemek derken 2 yudum elma hoşafı ya da 1 dilim haşlanmış patates tarzı şeyler. Eve geldik serumu çıkardık hayat tarzım gerçekten çok değişti. Seda sayan izleyip dünyaya gelecek olan küçük kardeşim için atkı örmeye başladım. Yukarda bahsettiğim yiyecekleri yiyip kusuyordum bu sefer. Televizyon izlemek zorunda kaldığım şu dönemde televizyonla ilgili pek çok sosyolojik gözlem yapmak durumunda da kaldım. Kadın programalrında sürekli diyet ve zayıflama üzerine öğütler verilmesine rağmen seyirciler neden bu kadar şişmandı, türk dizilerindeki oyunculuk ve senaryo neden bu kadar kötüydü, Uğur Dündar neden delirmişti, neden televizyonda aynı şey yüz kere gösteriliyordu? işte bu gibi sorular kafamda dönerken bir ilmek daha atıyordum atkıya. Bi günü daha böylece atlatıyordum.

Pazartesi günü yani dün sabah çok mutlu bi şekilde uyandım. Sanki iyileşmiştim, özgürdüm ve hayat çok güzel olabilirdi. Canım dondurma istedi, bu tip yemek yiyemediğim zamanlarda ilk özlediğim şey nedense dondurma olurdu. O sabah benim için hayatın anlamı beyaz çukulatalı koca bi magnumdu. Bütün günümü bunu hayal ederek geçirebilirdim ama bu güzel uyanış, sabah kahvaltısından sonraki kusmayla hayalkırıklığına dönüştü. Tekrar kötüye gidiyordum, dondurmayı unutmalıydım.

Bu sabah yine mutlu uyandım ama bu sefer temkinliyim hayal kırıklığına uğramaya hiç niyetim yok ama henüz kusmadığıma göre sanırım durumum iyiye gidiyo denebilir. belki dondurma yiyebilecek kadar değil ama iyiyim.

Bu kabus dolu günlerin bana öğrettiği bir şey var. Sağlıklı olmak hayatımızın amacı olabilir. Serseri bi hayat kesinlikle bana göre değil. Ruhen öyle olsa da fizyolojik olarak kesinlikle bana göre değil. Bu yüzden sanırım ben sabah erken kalkıp taze sıkılmış poratakal suyu içip spor yapmalı ve dengeli beslenmeliyim.

Bi dondurma da benim için yiyin.