Wednesday, February 13, 2008

önce onu dinlediğim için benim için orjinali o

bütün gün piyano çaldıktan sonra akşam bir anlığına yapacak bişey bulamadım. aslında yapacak çok şey vardı, prison break izleyebilir, 2007 ales sorularını çözebilir, dünya tarihini okumaya devam edebilir hatta nette satranç oynayabilirdim ama bunların hiçbirini yapmak içimden gelmedi. bi narlı votka koydum kendime. nasılsa birbirinden güzel şarkılar dakikalar içinde beni mutlu ederdi. bütün listeyi sıraladım winamp'ime. özellikle dinlemek istemediklerimi sildim. yavaş yavaş çakırkeyif olmaya başlarken çevre blogları gezmeye başladım. sonra daha bi hoş oldum. bi ara opeth-clousure çalıyodu -aylardır dinlememiş olduğum için olsa gerek- çok gaza geldim bu şarkıda, biraz göbek attım. blogları okumaya devam ettim. sonra bi ara Wojciech Kilar-dracula-the begining soundtract'inin 3.20 den 4:20 ye kadar olan kısmını tekrar tekrar dinledim, o sırada okuduğum blog yazsından çok etkilenip biriki gözyaşı döktüm. tütsü yaktım bi gofret çaktım. sonra shuffle bana bi dolorian şarkısı uygun gördü, "aaaaaa" dedim süper , sarhoş olmaya başladım. sonra bi ghost formula da geldi üstüne "hey be işte hayat bu" dedim. iyice sarhoş oldum, kelimelerin sonu cümlelerin başı hatırlanmamaya başladı. 3 te 2 si votka dolu bardaktan 3 tane içmiştim. bi ara placebo "in the cold light of morning" çalınca -sanırım bunu 1 yıldır dinlemiodum, taa panik atak günlerimden kalma bi şarkıydı- şarkının hiçbi korku çağrıştırmayıp salt huzurdan oluşmasına çok sevinerek onla birlikte açık yeşil bi ormana giriverdim.

bi süre sonra violent life'ın başlamasıyla kıç üstü yere oturdum ve şarkının devamını orda kıkır kıkır gülüp bi yandan acaip düşüncelere gark ederek geçirdim. yazı tura attım, yazı geldi. "bring some wineeeeee and leave my miiiiiind for eveeeeer" diye şarkıya eşlik ederek kendime yeni sorunlar çıkardım, hiç alakası olmamasına rağmen kendimi umutsuz bi aşkın pençesine düşmüş gibi hissettim. işte bi miktar votka normal biinsanı bu hale getirebilir.
insandaki bu dağıtma eğilimini ben bugün yine anlıyamadım.

Monday, February 11, 2008

taze durmayı unuttuğum şu şubat gününde ben nasıl naif olsam?

plastik boş su şişesinin masamdan yuvarlanıp yere düşmesi çok hoşuma giderdi, odam sanki sokakmış gibi... ama masanın ucuna kadar gidip orda durdu. acaba onu azıcık daha yuvarlayıp yere düşmesini sağlarsam kendiliğinden düşmüş olmasındaki hazzı yaşarmıyım? pek sanmıyorum, zaten üşeniyorum da çünkü onu aşşağı itersem yarın sabah yerden kaldıracak olan da ben olucam. üstelik eğer onu yere düşürdüğümde kendiliğinden düşmüş olmasının vereceği duyguyu yaşamassam düşürüşüm boşa gidicek ve yere düşüp bana gereksiz iş çıkarmış bi su şişesiyle bakışıp, saçma bi anıya sahip olucam.

Friday, February 1, 2008

piksel

yağmur yağıyordu, feci halde yorgundum, oturmam lazımdı ama yağmur nedeniyle hiçbir banka oturamıyodum ben de gittim çimenlere oturdum. oturduktan sonra farkettim ki çimler de ıslak. doğru ya, yağmur yağıyor; ama artık ıslandım zaten, rahat rahat oturabilirim bi süre. üşümeye başlayınca ayağa kalktım. artık sıcak soğuk ıslak kuru hepsi birbirine karışmıştı zaten bi sürüklenişin içinde buldum kendimi. arkadaşım bi yerden bi yere gidip birilerine bişey verip ordan da bıdıbıdı.. yapmamız gerekiyo dedi. o benden daha normal gözüküyodu. insanların arasına girince bi süre normal taklidi yaptım. ehi ehi die güldüm herkesin güldüğü yerde, onların ciddi oldukları yerde ben de ciddi oldum ama gözüm ara sıra dünyanın garipliklerine ya da herşeyin nasıl olup da bu kadar hafif olduğuna takılıyordu. insnaların birbiriyle konuşması ne acayipti. bu insanlar kimdi ki? istesem ben de konuşabilirdim her an, her an bişey söyleyebilirdim ve bi cümle attım ortaya, biri cevap verdi falan iletişim kurduk. sonra van gogh müzesine doğru yola koyulduk ama müzeye gidene kadar zaten müzede görebileceklerimden çok daha ilginç binlerce ayrıntıyla karşılaştım. evler küçük oyuncaklar gibiydi. biri gidip neden bazı şeyleri maviye boyamıştı? banklar, çiçeklerin bazıları plastik gibi bunların gerçek olduğuna, canlı olduklarına bazı şeylerin? canlı şeylerle canlı olmayan şeyler arasındaki çizginin bu kadar ince olduğuna ikinci ya da üçüncü kez bu kadar net şahit oluyordum. çok garip ama herkesin bacakları vardı ve iki taneydi. bıdır bıdır, küçük karıncalar gibi yürüyoduk dünyanın üzerinde. biri oraya biri burada. herkes aynı yere gitmiyordu bu da dünyaya dengeli bi biçimde dağılmamızı sağlıyordu. van gogh müzesine girdiğimizde artık kendimi iyice anormal hissetmeye başladım. aslında normalin ne olduğunu unuttum desek daha yerinde olur. acaba dışardan garipliğim anlaşılıyo muydu diye düşünürken kahverengi bi tablonun önünde durdum. sanki kenardaki güvenlikler bana bakıyo gibi geliyodu belki de herkese bakıyordı. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? acaba kaç kere baktıklarını yakaladıktan sonra gerçekten sürekli bana baktıklarına karar vermeliydim? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bi insanın bişeylerden şüphelenmesi için ne gibi ölçütler gerekiyordu? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? güvenlikler niye benden kıllansınlar ki ben deherkes gibi müzeye gelip resimlere bakan biinsanım. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? sanırım bu o tipik paranoyak safha. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bu sırada insanlara dikat edince sırayla her tabloya baktıklarını farkettim. doğru ya böyle yapılması gerekiyodu, sırayla, hepsine. üstelik bizim baktığımız kahverengiyle pek kimse ilgilenmiyodu. sanırım müzedeki en önemsiz resmin önünde yaklaşık 1 saattir duruyoduk ve resme her baktığımda onu ilk defa görüyomuş gibi olmam çok komik bir hal almaya başlamıştı. her bakışımda o kırmızı bereye şaşırıp, kahverengi çobanın yanındakinin koyun olduğunu yeniden farkediyordum. sıradaki resime geçtim. çok acayipti , bunların bir boya yığınıyla oluştuğuna kim inanabilirdi? peki ya renkler? renkler başlı başına garip şeyler değil miydi? herşey bu kadar ilginçken insanların bi resme nasıl olup da sadece 3 saniye ayırabildiklerini bi kez daha anlıyamadım. üstelik ilginç olan sadece resimler de değil, herşeydi. birden uğultular arttı. sesler daha bi yankılanmaya başladı. bazı sesler diğerlerinden daha yavaş gibiydi. bütün sesleri ayrı ayrı seçebilirdim ama bi yandan da onlar sadece uğultu şeklinde tek bi sestiler. alt kata inmek için yola koyulduk. arkadaşım önümden şaşkın bakışlarla koşturuyor, herkes tablolarla ilgilenirken o, yürüyen merdiven basamaklarıyla ya da binanın kolonlarıyla ilgileniyordu; bembeyaz pencerelere dokunuyordu. benimse yanımdan geçen insanlar gittikçe daha da hızlanmaya başladılar. sonunda o kadar hızlandılar ki arkadalarında yeşil bir ışık kalıyordu...


dün gece herkesin bi yatağı olduğunu ve uyuyacakları zaman onun üstüne yattıklarını düşünüp uzun süre güldüm. ya bazı şeyler bünyeden hiç atılmıyor ya da insanlar ve yataklar cidden komik?