Monday, December 15, 2008

bir dinozorum var ve kullanmaktan çekinmem

Geçen gün başka bi algı boyutundayken hiçbişeyi o kadar da kontrol etmediğimizi farkettim. düşünceler beynimizin içine atlamadan önce hadi biraz düşüniym diyoruz sanki. öyle bi durum ki bu hiçbi şeyi seçmediğimiz anlaşılmasın diye beyin bi düzenek kurup bizi kandırıyo. mesela yapmak zorunda olduğumuz şeyi istememizi sağlıyo ki kendimiz istediğimiz için yapmış olalım. bu yüzden yemek yemeden önce acıkıyor su içmeden önce susuyoruz. ha bak özgür diilsin su içtin derlerse de istemesem içmezdimsonuçta diyoruz ve özgürüz diye geçiniyoruz. bıravo bize.

beynim benden önce karar vermesin

geçengün gastede bi yazı okudum. beynimiz biz karar vermeden önce karar veriyomuş. kendimi çok bi enayi, çok bi keriz hissettim. ben bunca yıldır karar verdiğimi sanarken aslında çoktan karar vermişim yani. hayret yau..

hemen bukonuyu incelemeye aldım ve bitakım çalışmalar sonucunda artık beynimin benden önce karar verdiği anı hissedebiliyorum sanırım. beynin karar verişi, biz karar vermeden 4-5 saniye önce falan oluyo gibigeldi, incelemelerim sürücek, görüşürüz.

Saturday, November 29, 2008

dikkat çekmemem lazım dostum kaybolmam lazım

sevgili bülog,
bugün farkettim ki ya katilolucam ya filozof. insanlara kızmamak için toplumsal koşulları ve piskolojik etmenleri değerlendirmekten içimefenalık geldi. hiç derin düşünmiyim direk katil oliym diyorum sennedersin acaba?

Wednesday, November 26, 2008

kendimi oliver twist gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi

3 senedir bu evde yaşıyorum ama mutfak duvarına asılı telefonu ilk defa farkediyorum. telefon nasıl olmuş da kendini bunca yıldır benden saklamayı başarmış? bu sanki kış gelip de montunu giyince, montun cebinde geçen kıştan kalma parayı bulmak gibi bişey. aslında öyle bişey değil, yalan söledim. nası da inandınız hemen.

Tuesday, November 11, 2008

sonuçta üstünde satılık yazan bişeyin içindeyim


Saat gecenin 3'ü.. Bütün sevdiklerim birer birer offline oldu. Bense düşük bi çene ve yarım şişe birayla kalakaldım. Üstelik çok önemli bi sorunumvar: 12 dakkalık bi şarkının toplam 1 dk'sı güzelse bu şarkıya güzel denebilir mi? Şu an hayatımdaki en büyük sorun bu. Yani diğer 11 dk'sı kötü değil ama güzel kısmı ilk 3 dakka içinde bittiği için diğer 9 dakkayı dinlemeyip yine başa dönüyorum. Bu şarkıda ciddi bi strateji hatası var demekki. Eğer şarkının güzel kısmını sona koysalardı mecburen o ilk 9 dk'yı da dinlicektim sonuna gelebilmek için ve çok defa dinleyecek olduğumdan, belki o kısımları da sevmeye başlicaktım. İşte o zaman gönül rahatlığıyla bunun güzel bi şarkı olduğunu düşünebilirdim. Şimdiyse ilk 3 dk içinde olup biten güzel kısmı dinliyorum ve hoop başa... Böylelikle last.fm şarkıyı saatte 20 kere dinlemişim gibi gösteriyor ve bu durum sanki şarkıya bayılmışım gibi bi hava yaratıyor. Sırf 60 saniyesini beğendiğim için şarkıya bayılmış gibi gözükmek kafamı çok karıştırdı. Yakışıklı çocuklar görüp şarkılarını hemen indirirsem olucağı budur işte.

Wednesday, October 29, 2008

benim blogumu niye kapatıyosunuz ulan

Yatmadan önce gece 1 gibi google'da gezinirken bi de ne göriym dolorian yeni bi albüm çıkarmış! Dün mü ne çıkmış albüm. Hemen download ettim. 1-2 şarkı dinledim süper ötesi harika mükemmel şarkılar. Üstelik albümde 16 şarkı var. Ama baktım saat 2 olmuş, "en iyisi şimdi yatiym yarın evdeyim nasıl olsa bol bol dinlerim" dedim. Yattım işte ama uyuyamadım bitürlü, heycan yaptım resmen. 4 gibi kalktım hemen şarkıları dinlemek için ama "bu saatte sesi açmamak lazım" diye düşünerek albümü mp3 player'ıma atıp yatarak dinlemeye karar verdim. Sonra uyandım, meyersem hepsi bi rüyaymış. Acaba bubiişaretolabilir mi diyerek hemen nete girip dolorian'ın sitesine baktım. Değil yeni albüm çıkarmak web sitelerini bile 1 buçuk yıldır yenilememişler.

Wednesday, October 22, 2008

dünyanın en şanslı insanıyız

Sabah 8:45'te başlayan -yoklama alındığı için gidilmesi gereken- bi derse girmek için yıllar sonra 6 buçukta kalkmak zorunda kaldım. Günün bu saatlerini her zaman uyuyarak geçirdiğimden bu benim için yeni bi deneyimdi.
Uyandığımda derin bi depresyonun içinde buldum kendimi. Adeta hayatımdaki herşey bomboktu; hatta hayat denen şey zaten başlı başına bok bi olguydu. Bense iğrenç biğinsandım ve ne yaparsam yapayım öyle olmaya devam edecektim. Sabah 6 buçukta kalkmak beni bunlara hiç şüphe bırakmaksızın inandırmıştı. Hepimiz ölücektik ve özellikle de ben ölücektim. Bunu sıklıkla düşündüm.
Üstümü değiştirmem gerekiyordu fakat bütün kıyafetlerimden nefret ediyordum, giyinmekten nefret ediyordum ve aynı zamanda giyinmemekten de nefret ediyordum. O anda somurtkan şirini anladığımı hissettim. Belki de somurtkan şirin her gün sabah 6 da kalkmak zorunda olan bi şirin türüydü. Herşeyden tiksine tiksine üstümü değiştirdikten sonra, okula gitmek üzere otobüse bindim. Hayatın bombok olduğu yetmezmiş gibi bir de trafik kendini aşmıştı. Sabahın köründe kalkmama rağmen trafik yüzünden derse en az yarım saat geç kalmayı garantilemiştim.
Bi otobüs dolusu bunalımlı robot marvin'dik. Herkesin intihar etme isteği yüzünden okunuyordu. Yanımda oturan kızın elinde isminde "acılar" olan bi kitap açıktı ve içinde kırık bi kalbin hiçkimseye faydası yok şeklinde bi cümle vardı. Kızsa ağzı açık bi şekilde uyuyakalmıştı. Teselliyi böyle bi kitapta ararken uykunun nötrlüğüne kendisini bırakmış zavallı bi kızdı o.
Otobüsteki umutsuz hava moralimi iyice bozmuştu. Mp3 playerımda dinlediğim her şarkı zor bi görev haline gelmişti. Bu hayata daha fazla dayanamayacaktım. İnmem gereken duraktan bi kaç durak önce kendimi otobüsten dışarı attım. Bi kaç kilometre yürümek bana iyi geldi. Ders boyunca bu yazıyı yazdım, böylelikle hocanın anlattığı sıkıcı şeyleri dinlemek zorunda kalmayıp üstüne bir de hayatın bokbok olduğunu sanmanın aslında sabah 6 da uyanmanın getirdiği bi yanılgı olduğunu göstererek insanlığa faydalı olma fırsatı yakaladım.
Hayır hayat bombok değildi, hayat normaldi. Bombok ya da süper olan bizim ruh halimiz ve bakış açımızdı.

Wednesday, October 15, 2008

post-modern insanın mutsuzluk fobisi

Büyük bir odadaki çok sayıda insandan biriyim. Hatta net sayı verebilirim. Veriyorum.. Veremiyorum ama yaklaşık 40 kişi. Bize siyasetin oluşmasını sağlayan psikolojik nedenleri anlatan bi kadın var. Görünüşe göre bu nedenler burdaki 40 kişiyi ilgilendirmiyor. Camdan caddeyi izleyenler, sınıftan çıkmaya çalışanlar, net sayı vermek için sınıfı sayanlar(!)..

Aslında onu dinleyebilirdim, kafamı çalıştırmaya çalışabilirdim, not tutabilirdim ama yapmıyorum. Bu amaçlarımı hep bi sonraki derse erteliyorum. Hedonizm deyince yine bi bakış atıyorum hocaya çünkü aklıma hedonist olduğunu iddia eden bi arkadaş geliyor. Hala hedonist mi acaba diye düşünüyorum.

Hoca güvenlik diyince yine bi dinler gibi oluyorum.. Görüldüğü gibi dersle hiç ilgisi olmayan sığ ve bön biinsanım. Ama hoca, söyledikleri ilginç de olsa öyle sıkıcı ve aynı tempoda anlatıyor ki insanın dinlerken algılama organları tozlanıyor. Dışardan gelen tadilat sesi bile inişli çıkışlı olması bakımından daha ilgi çekici. Evet bi kişi daha dayanamayarak sınıfı terk etti.
Herkes Teoman Duralı olamaz.

Tuesday, October 14, 2008

Amazonian Poison Frog

Doğumgünü hediyesi olarak gelen National Geographic oyuncağı kurbağa dünya görüşümü temelden sarstı. Onun o mavi puantiyeli bacakları, sarı-siyah çizgili gövdesi... gerçek olamayacak kadar komik bi tasarımdı. tanrı bizimle dalga mı geçmişti? tibe bak yaa. amma ciddiye almışım dünyayı. Etrafta pijamasıyla gezen hayvanlarla birlikte yaşıyomuşum meğersem.vay anasını
adeta yeniden doğdum..

Monday, September 29, 2008

selçuğun hikayesi

Bugün size anlatacağım hikaye Selçuk'un hikayesidir dostlar. Beni iyi dinleyin çünkü hepinizin ders çıkarabileceği cesaretin, tutkunun, kahramanlığın öyküsüdür bu ve eminim ki bu dolambaçlı hayat yolunda size liderlik edecektir.

Geçtiğimiz cumartesi günü yani Eray'ın Kore'den gelişiyle Kolombiya'ya gidişi arasındaki tek gün; aynı zamanda Melis'in Aksaray'dan gelişinin ertesi günü olan gün ve bütün bunların yanında müslümanların kadir gecesi olarak adlandırdıkları gece Selçuklar'da toplanmaya karar verdik. O gün orda toplanmamızın sebebi Eray'ın ve Melis'in gelişini kutlamaktı. Uzun zamandır görüşmediğimiz için birbirimizi özlemiştik, bu yüzden buluşmanın ilk dakikalarında teletabiler gibi sarılıp durduk, daha sonra biraz da kadir gecesine itafen bu günü sarılma bayramı ilan ettik.
Gecenin ilerleyen dakikalarında geleneksel yemeğimiz olan mantar soslu makarnayı yedikten sonra selçuk, beni melisi ve eray'ı üçlü koltuğa oturttu. Kendisiyse tam karışımızdaki tekli koltuğa yayılıp bizi "çapraz sorgu"ya çekti. Çapraz sorgunun gerçekte ne anlama geldiğini bilmememize rağmen Selçuk'un bize yaptığı şeyin çapraz sorgu olduğuna karar verdik. Çapraz sorgunun ardından Kore'den gelen tequila sunrise'ın bizi dolapta beklediğini hatırlayıp önceden hazırladığımız portakal dilimleri, tarçın ve birayla, tequila sunrise'ı kendimize servis ettik.

Bu kısma kulak kabartın dostlar çünkü şu andan itibaren okuyacaklarınız alkolün su gibi aktığı, seviyenin düşüp iğrençliklerin yüzeye çıktığı bir gecenin kimseye faydası olmayacağını destekleyecektir. Selçuk'un sorduğu her soruya geyirerek cevap vermemden bir şeylerin saçma olduğunu anlamalıydık aslında ama bunu anlayamadığımız gibi Eray'ın sürekli bana nah yapmasını da görmezden geldik.

Bence çocuklarınıza verebileceğiniz en iyi ders onlara doğru arkadaşlar seçmesini öğretmektir, belki de bu yüzden size bu hikayeyi anlatıyorum, yani ilerde çocuklarınıza aktarasınız diye. Neyse bu korkunç iletişim biçimi Melis'in 1 deste kağıdı tam 26 dan kesebileceğini söylemesi üzerine neyseki kısa bi mola verdi. Bunun üzerine herkes sırayla 52 kağıdı tam 26 dan kesmeye çalıştı ve herkes bi kaç denemeden sonra bunu başarınca kakatu dinine girmenin şartının bu olması gerektiğine karar verdik.

Seviyesiz sohbetlerle devam eden gecede tabiiki alkol de su gibi akmayı sürdürmekteydi. Bünyesi bu kadar alkole vebu kadar saçmalığa daha fazla dayanamayan Melis sızdı. Eray, ben ve Selçuk'sa tequila şişesinin dibini görmeye adeta and içmiştik ve shut'larımıza son hız devam ettik. Bu noktada "senin miden nooldu" diye sorabilirsiniz tabii sevgili okurlar ama beni alkolden soğutan yegane gecenin ardından mideme tipik akşamdan kalma bulantısı haricinde bişey olmadığını baştan söylemeliyim ve belki de bundan sonra 2 biradan fazlasını içmeme kati kararımdan ötürü mideme kocaman bir iyilik bile yapmış sayılabilirim. Neyse konu bu değil. Tequila'nın bitmesine birer shut kalmıştı ve artık hiçbir şeyin net olmadığı anlardı. Eray son shut'ını içtikten sonra eğilmeye bile gerek duymayarak direk fışkırtır tarzda bi kusma gerçekleştirdi. Tabi ondan fışkıran kusmukların bi kısmının tam karşısında oturduğum için benim üstüme geldiğini söyelemeye gerek var mı bilmiyorum. Alkolün etkisiyle olsa gerek bu durum beni pek iğrendirmedi. Ardından uyumaya karar verdik ve tabiiki bütün dünya son hızla döndüğünden hiç birimiz uyuyamadık. Uyuyamayınca ben de kusmaya karar verdim ve önümdeki halıya boşaltıverdim midemdekileri. Bunu yaptıktan sonra düşündüğüm tek şey yüzleştiğim makarnaların akşam yediğimkilere pek benzemiyor oluşunun sebepleriydi. Ben görevimi başarıyla tamamlarken Selçuk da korkarım balkondaki çamaşırları topluyordu gecenin o saatinde. Sonra uyuduk.

Sakın saatlerdir sizi Selçuk'un hikayesini anlatıcam diyerek kandırdığımı düşünmeyin çünkü Selçuk'un hikayesi şimdi başlıyor yani Selçuk'un sabah uyanıp gece balkondan aşağı kusmuş olduğunu farketmesiyle.. Selçuk balkondan aşağı kusarak sadece bahçeyi portakallı makarnayla bulamakla kalmamış aynı zamanda alt komşunun balkonuna da aynı karışımdan bi miktar sıçratmıştı ve sanki bunun sorumlusu bizmişiz gibi "neden balkondan aşşağı kusmama izin verdiğiniz" diyerek bize kızdı. Ardından su dolu kovasını alıp sinsice bahçeye gizli göreve gitti, yerdeki makarnalara su dökerek temizlemeye çalıştı; suyla gitmeyip yere yapışmış makarnaları ise ayağıyla tepikledi. Eve dönünce alt komşunun balkonundaki portakallı makarna karışımı için çareler düşündü. Selçuk kara kara düşünürken ben de ona komşunun balkonuna da su dökmesi yönünde bi öneride bulundum ve evime döndüm.

Ertesi gün Selçuk'a alt kattaki makarnalar konusunda ne yaptığını sorunca, alt katın balkonunun ışıklarının kapalı olduğundan emin olunca, su dökmeye çalıştığını ama karşı apartmandakiler görücek diye stres olduğunu söyledi. Suyu dökmüş ama balkonu tutturammış bi türlü. Bunun üzerine daha fazla uğraşmaktan vazgeçmiş. Bi kaç saat sonra makarnaların güneşin etkisiyle kuruyup uçmaya başladığını görünce rahatlamış.

Tuesday, August 26, 2008

yazı-turayla determinizme başkaldırış

Meraba, ben Begüm'ün şüpheciliğiyim. Hayatın en gereksiz alanlarında beni kullanıp durmasına karşın en lazım olduğum yerde beni layıkıyla kullanamamış olmasının suçluluğunu hissediyor biliyorum. Bu durum beni kendimle ilgili bi kullanım klavuzu yazmaya itecek neredeyse. Yanlış kullanıldığımda çok tehlikeli olabilirim. Bi sofist beni kullanrak safsata yapabilir ya da hakikate ulaşmaya çalışan biri beni fazla kullanıp kendisini sonsuz bi belirsizliğin içine itebilir. Bence bi çözüme ya da bi analize gerek yoksa bana da gerek yok. Buna karşın garip ya da tutarsız görünen şeylere ise bensiz gidilmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Merhaba, ben Begüm'ün vicdanıyım. Lisede felsefe hocası "Sizce vicdan diye bişey var mı?" diye sorduğunda olmadığı yönünde görüş bildirmiş olsa da ya da vicdanı, toplumun bilinçaltımıza yerleştirdiği kurallar olarak görse de, ne halta yaradığımı bilmeme rağmen sonuçta ben Begüm'ün vicdanıyım ve çok rahat olduğum söylenebilir. Hatta muhtemelen Begüm'ün dünyanın en iyi insanı olduğunu falan düşünüyorum.

Merhaba, ben Begüm'ün analitik düşünme yeteneğiyim. Mantığı kullanabilme yetim çok iyi ama hafıza bölümündeki nöronların kaybından sonra meydana gelen alan darlığı biraz beni zoluyor. Karmaşık bişeyi düşünürken aşamaları yazarak kaydetmek zorunda kalıyorum, yine de idare ediyorum. En azından şüpheciliğin direnç göstermediği alana kadar güle oynaya gidiyorum. Orada ise isler baya karışıyor.

Merhaba, ben Begüm'ün özgüveniyim. Uzun zamandır insanların Begüm hakkındaki düşüncelerine göre şekillenmediğimden hiçbir yere kaybolasım yok. Bazen yokmuşum gibi davranıyorum ama olmadığımdan değil. Sanırım Begüm sempatik olamaya çalıştığından. Özgüveni yokmuş gbi davranıp insanların kendisini rahat hissetmesini sağlamaya çalışıyor. Belki de saçma sapan hareketleriyle benliğini özdeşleştirmediği için bu kadar kalıcıyım bilmiyorum.

Merhaba, ben Begüm'ün beynindeki strateji üreten noktayım. Ne zaman biri gelip sosyal sorunlarından bahsetse "Peki planın ne?" diye sordurtan benim. Bence insanlar iyilikten anlamıyor. Bu yüzden bir şeyleri anlamaları sağlanmak isteniyorsa strateji izlemekte fayda var. Vicdan bile bu konuda benimle aynı fikirde. Ben sadece insanlara ve Begüm'e faydalı olmaya çalışıyorum.

Merhaba ben Begüm'ün iradesiyim. Yapamayacağım hiçbirşey yok ama yapmakta zorlandığım bi kaç şey var. Yeterince kararlı olsam aslında hepsini kolaylıkla yaparım ama karar mekanizması görevini iyi yapmıyor. Hatta bana sorarsanız Begüm mevcut karar mekanizmasını kovup yerine yeni bi eleman alsa daha iyi çünkü iyi bi karar mekanizması olmadan yeteneğim anlaşılmıyor. Harcanıyorum.

Meraba ben Begüm'ün karar mekanizmasıyım. Sanırım bütün soyut yeteneklerden en beceriksiz olanı benim. Sürekli fikrimi değiştiriyorum. Sanırım bu kadar yanar döner olmamın sebebi davranışla düşünce arasındaki son sınır olmam. Sonuçta birşeyler düşünce sokaklarında gezinirken tehlike yok ama davranışa yüklendiğinde gerçek oluyor. Bu yüzden karar mekanizması olmak büyük bir sorumluluk. Bazen beynin diğer mekanizmaları o kadar kafamı karıştırıyor ki aynı şeyi yüz kere düşünüyorum, bi noktadan sonra naapsam olur heralde diyorum. Sonuçta bütün soyut mekanizmalar aynı sonuca varmıyor ki. Birinin çözümünü seçmek çok zor.

Sunday, August 24, 2008

Kakatunun çocukları

Size eski fakat anlamlı şeyler kutumda sakladıklarımı bikaç yazı önce sıralamıştım. Şimdi o kutudaki şeylerden biri olan "kurbağa bacağı"nın minik hikayesini anlatıcam.

Kakaperimle yaptığımız diyalogların başlattığı bir yolculuktu bu. Kimsenin önemsemediği, bazen birbirinden gizlediği; hatta yapmaktan utandığı birşeydi kaka. Sonra doktorlar aracılığıyla çok önemli olduğunu anladım. Peki neden bu denli dışlanmıştı sosyal hayattan? Çiş bi derece kabul ettirmişti kendisini ama kaka korkak, asosyal kaderini yaşamaya devam etmişti. Neyse...

Bir cumartesi gecesi tam kadro Selçuklar'da toplanmış makarna yaparken evreni yöneten gizemli gücün Kakatu olduğunu farkettik. Artık Kakatu bizim Tanrı'mızdı. Ardından king oynadık ve belli aralıklarla king oynamak bizim ayinimiz oldu. Bu ayinin kutsal içeceği biraydı; tekila ise Kakatuya şükranlarımızı sunma gününde şat yapmamız gereken bişeydi.

Henüz 4 kişilik bi din olmasına rağmen içeriği git gide zenginleşti. Ameliyat olacağımı öğrendiğimizde kakatuya bi adak adamamız gerektiğine karar verdik. Eğer herşey yolunda giderse bi karınca kakatuya kurban edilecekti. Sonra karıncaya kıyamayarak bi çiçek kurban etmeyeyi düşündük. Sonra ona da kıyamadık, kağıttan kurbağa yapıp onu yakmakta karar kıldık.

Ameliyattan bi kaç hafta sonra yavaş yavaş iyleşmeye başladığımda Eray'ı arıyarak "vakit geldi" dedim. Bunun üzerine Selçuk, Melis ve Eray beni ziyarete geldiler. Önce kingimizi oynadık, yüzbinlerce ilaç içtiğimden bira yerine vişne suyu tercih ettik çünkü kakatu kurallarına göre ilaç içerken alkol almak çok günahtı. Oyunu her zamanki gibi ben kazanınca herkes bana gıcık oldu ama sakat biinsana vuramazsınız dosdum ha falan diyerek kendimi kurtardım. Sonrasında Melis kağıttan kurbağamızı yaptı. Bu bizim ilk kurbanımız olucaktı, çok heycanlıydık. Kurbağayı benim yakmam gerektiğini söylediler çünkü benim için adanmıştı ama ben bi yolunu bulup görevi Eray'a yıktım kakatu affetsin. Neyse mutfağın lavabosuna gidip yakmaya başladık kurbağayı. O yanarken Selçuk'un önerdiği geleneksel adak izleme duruşunda durduk. Eray bu duruşun çok gey bi duruş olduğunu iddia etti ama kurallar böyleydi, mecburen durduk. Kurbağamız yandı, yandı. Geriye sadece bacağı kaldı. O bacağı saklıyorum. Günün birinde kurbağa bacağı içeren bi büyü yapmam gerektiğinde lazım olabilir.

Thursday, July 17, 2008

Eski fakat anlamlı şeyler kutusu

*bi kaç şarap şişesi mantarı
*konser biletleri
*rockistanbul radarlive rockncoke ve zeytinli festivali bileklikleri
*ilkokul arkadaşımın ilkokuldayken yazdığı bi mektup
*melisin yazdığı mektuplar, vasiyeti ve hint çayında bana bıraktığı notlar
*abimin askerdeyken yolladığı mektuplar
*babamın muhtar adayıyken herkese dağıttı kağıt
*anathema konseri sonrası edindiğim hangi anathema üyesine ait olduğu bilinmeyen bardak
*20 cent (almanyadan)
*bira almak için kullanılan marka
*tekila şişesi kapağı
*vampir dişi
*çakmak
*taş
*küçük kilit
*kurbağa bacağı
*iki fotoğraf iki resim
*eskiden içinde çiçek olan kadife bir kılıf
*toka
*yüzük
*shut bardağı
*aloe vera (ilginç di mi?)
*3 boyutlu puzzle küp
*uzaylı resmi
*aferin prospektüsü
*sigara kılıfı ve zıvana (amsterdamdan bunlar)
*kinder sürpriz yumurta oyuncakları


İşte benim kutumdan çıkanlar bunlar. Aslında hepsinin hoş küçük hikayeleri var ama bunlar özel olduğu için 70 milyonun önünde anlatıcak değilim.


Benim için anlamlı olduğu için bu acaip şeyleri saklıyorum. Acaba herkes yapıyo mu bunu diye düşünerek 5'i kız 5'i erkek 10 kişi üzerinde küçük bi araştırma yaptım. 9'unun bu tarz eski şeyleri sakladığı ortaya çıktı. Bi tanesinin eski sevgili kavanozu var, içinde bir tutam örülmüş saç saklıyo pis manyak. Malboro light kutusun üst kapağı da aynı arkadaşın sakladıkları arasında. Araştırmama katılan bir diğer kişi topitop saklamaya çalışmış fakat bozulduğu için atmak zorunda kalmış, başka bi arkadaşın sakladıkları içinde ise bi ben yokum.
Bu araştırmadan çıkan en ilginç sonuç ise kimsenin sakladıkları şeyleri atmayı düşünmemesi oldu. 9 kişinin 9'u da bu ıvır zıvırları sonsuza dek saklamayı düşünüyor.

Sunday, July 6, 2008

Ortadan ikiye Tom Yorke olmadan bir ameliyat daha atlatmak

Geceydi. Alışveriş merkezine benzeyen ama öyle olmayan büyük bir yapının içinde bir barda okuldan arkadaşlarımla doğum günümü kutluyordum. Arkadaşlarımdan biri bana doğum günü hediyesi olarak kocaman bir şişe portakallı tekila almıştı. Tekilayı kaptığım gibi diğer hediyeleri falan orda bırakıp Eray'ın yanına gittim. Melis'i de alıp evde parti yapıcaktık. Ben koşarak önden gidiyordum, Eray ise tekilayı ve benim sırt çantamı taşıyarak peşimden geliyordu. Koşarak garip yerlere girip, garip insanlarla konuşup garip şeyler yaptım, Eray da arkamdan benim yaptıklarımın aynısını yaparak geliyordu. Sonra Eray, "Acaba biz bi zeytinin içinde olabilir miyiz" dedi ve ortadan kayboldu.

Eray'ı bulmak için son girdiğim bir iki dükkana geri döndüm ama bulamadım sonra Melis'le buluştuk, birlikte aramaya başladık. Onu bulmak için aynı yerlere 100'er defa baktık ama yine bulamadık. Sonra Melis "Başka nerde olabilir ki, küçüldü mü acaba?" dedi. Ben de Eray'ın kaybolmadan önce "Acaba zeytinin içinde miyiz?" dediğini söyleyip, belki bunun bi işaret olabileceğini düşündüm. Bunun üzerine bi restorantın mutfağına girip yemekleri incelemeye başladık. Melis pilavların arasında ortalama bi zeytinin 4 katı büyüklğünde bi zeytin buldu ve içine baktı. Eray onun içindeydi. Dışarda yağmur başladı. Eray'ı dışarı çıkardık, yağmurda büyüyüp normal haline döndü, üstelik şemsiyesi de vardı. Şemsiyenin altına girip birlikte eve gittik.

Tuesday, July 1, 2008

olmak ya da olmamak, hakkaten de bütün mesele bu

Yarın erken kalkıp amilyat olucam. Bi arkadaşım bana vaktiyle "1 hafta sonra ölüceğini bilsen dişini fırçalar mıydın?" diye sormuştu. Bu sorudan yola çıkarak son bi haftamı hayatımın son günleriymişçesine bir bakış açısıyla değerlendirdim ve cevabımın "fırçalardım" olduğuna karar verdim. Çünkü zaten ben yaşamak istediğim hayatı yaşıyordum, 1 haftam kaldığını öğrenince birden bire değişmeyecektim. Bilmiyorum, belki biriki kişiyi arayıp "ya kusura bakma ben sana aslında öyledemekistememiştim" derdim ama muhtemelen bunu da yapmazdım çünkü bence insanın kendine yapacağı en büyük kötülük yakında öleceğini hesaba katarak yaşaması olurmuş. Bu davranış hayatın kozmiğine aykırı.

bugün senin günün onu da mahvettin

24.07.2007


Bugün ilginç bişey farkettim. Şimdiye dek bilinçdışı korkularımın bilincime etki ettiğine milyonlarca kere şahit olmuştum, bu kez bilinçdışı bi mutluluğu bilincime girmeye çalışırken yakaladım. Garip bi dedektifimdir. O mutluluğun bilincime etki etmesine izin vermedim tabi ki çünkü durumu analiz etmekle meşguldüm.

Neden yazdığım yazıyı tekrar okuduğumda "dedektifimdir" kısmının üzerindeyken dün gece gördüğüm rüyadan bir kare ve his içimde belirdi? Ben o karanlık odada neyi bırakıp gitmiştim. Yoksa asansöre doğru mu? Sanki bakkal ya da benzeri bir yemek alma yerine doğruydu yolculuk. Rüyayı hatırlamak için öncelikle dün gece nerde uyuduğumu hatırlamalıyım sanırım.

Bütün bunlar olurken yazlığın balkonunda bir böceğin çıkardığı ritmik sesin, uzun zamandır salondaki saatten geldiğini zannettiğimi; saniyelerin ne kadar hızlı geçtiğini farkedip korkuya kapıldığımda anladım. Aslında saniyelerin her zamankinden daha hızlı geçtiği falan yoktu. Böceğin tıkları, saniyeninkine göre daha hızlıydı o kadar. "saniyeninkine" yazarken defterin önüne düşen iğrenç böceğin beni anibihareketle sandalyeden kaldırmasını, herşeyin altında anlam arayan biri olsaydım, böcek düşmeden önceki esnada yazmayı planladığım cümleyi demek ki yazmamam gerekiyormuş şeklinde yorumlayabilirdim ve sanırım yorumladım. Bu yüzden saniye konusunun çok uzadığına dair bi cümle okumayacaksınız yukarda.

Neyse rüyaya dönelim. Neden tam olarak hangi rolde hangi amaca sahip olduğumu bilmediğim o kareyi hatırladıkça geriliyorum? Rüyadaki "o karanlık odaya geri dönecek miyim?"sorusu neden bu kadar üzmüştü beni? Şüphesiz ki o oda kötü birşeyleri temsil ediyor. e ama ben gördüğüm rüyaları hatırlamassam nasıl kendi kendimin Freud'u olucam? O iğrenç böcek yine geldi. Nedense hep yazdığım şeyleri dışardan bakıp değerlendirmeye çalıştığımda geliyor ve.......?U)&(%/

öfffffff onu öldürmek zorunda kaldım, feci moralim bozuldu. Ölmüş böcek cesetlerine karşı derin bi korku duyuyorum. Dış kabuğunun çatırdayışını terliğime ve altındaki peçeteye rağmen hissettikten sonra ona bir daha nasıl yaklaşabilirim? ama onu ortadan kaldırmassam hep orda kalır??

Bari asıl söylemek istediklerimi söyleyip gideyim burdan. Benim asıl söylemek istediğim mutlu olduğumdu ama bunu yaparken katil oldum ve son olarak rüyamdaki odaya sanırım geri dönmeyecektim.

B
u, geçen yaz yazlığın balkonunda yazdığım bi yazıydı. Eski defterlerimdeki gereksiz yazıları çöpe atarken buldum ve hikayenin devamını hatırladım. Sabah annem balkonu temizlerken böceği bulmuş, ben de uyanır uyanmaz böceği sormuştum. Annem, öldüğünü söylemişti. Evet, öldüğünü zaten biliyordum ama dış kabuğu hakkında bikaç detayı merak etmiştim. Ayrıca öyle iğrenç bişeye nasıl yaklaşabildiğiyle ilgili de biraz bilgi alsam fena olmazdı ama annem ısrarla ölmüştü boşver diyip durdu ben de pes ettim.


Wednesday, May 21, 2008

iyisin hoşsun da bi garipsin

Kötü biinsan olduğumu kabullenmem, 2 arkadaşımın farklı zamanlarda birbirlerinden bağımsız olarak bana, "dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi sensin" demeleriyle başladı. Aslında daha önce şüphelenmiştim bundan. Sonuçta ilkokuldayken bile şöyle bişey olmuştu: Ahmetcana aşıktım ben, Seda da aşıktı Ahmetcana. Biri bunu Ahmetcana söylemişti. Ahmetcan da(amma çok ahmetcan oldu) neyse Ahmetcan da demiş ki: Begüm güzel kız ama Seda iyi bi kız. Burda yaklaşık 9 yaşımda olmama rağmen neden ben de iyi değildim?

Ortaokul ve lisede ise insanlardan izole olduğumda benim için olsa olsa asosyal metalci ya da kin besleyen, nefret dolu, şanssız bi kişilik denebilirdi ama kesinlikle iyi denemezdi. Gerçi lise yıllığımda iyi biri olduğum kimilerince ima edilmeye çalışılmıştı ama o da "kötü biinsan olsan da sanırım aslında iyi birisin gibisin misin ki?" boyutundan öteye geçememişti.

Liseden sonra zaten dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi olduğum söylenmeye başladı. Zaman zaman bu misyonu başkalarına yıkmaya çalışsam da başaramadım. Sonraları üstümdeki bu "kötü" imajını silmek için iyilik yapmaya karar verdim. İlk kurbanım Çiçek'ti. Çiçek bi haftalığına Adanaya gitmek durumundaydı ama evde kedisi ve çiçekleri vardı. Birinin gidip Çiçeğin çiçeklerini sulaması ve kedisini beslemesi gerekiyordu. İşte ben bu durumu fırsat bilip yola koyuldum fakat o da ne? Çiçeğin Emre adında hiç tanımadığım bi arkadaşı sürekli iyiliklerimi çalıyordu. Çiçeğin evine benden önce gidip kediyi besliyor, çiçekleri suluyordu. 15 dakika farkla iyilik yapma fırsatını kaçırıyordum her seferinde.

Bu denemem başarısızlıkla sonuçlanınca, işe daha küçük iyiliklerle başlamaya karar verdim. Okula giderken yanımda her daim sakız ve selpak götürecek; böylece okulda birilerinin bunlara ihtiyacı olduğunda şak diye çıkarıp küçük de olsa bi iyilik yapmış olacaktım ama işler planladığım gibi gitmedi. Uzun süre kimse selpak ya da sakız istemedi, günün birinde biri sakız istediğinde ise bendeki naneliler değil başka birindeki vişneli sakız tercih edildi. Öğğk kim vişneli sakız çiğnemek ister ki, öksürük şurubu gibi!

En sonunda iyilik yapma çabalarımı görüp üzülen bi arkadaşım beni kenara çekip, boşver bu iş sana göre diil, dedi, iyilik yapamıyosun işte zorlama artık kendini. Bunun üzerine ben de ikna oldum , yanımda sürekli sakız ve selpak taşımaktan vazgeçip insanların sakızlarını ve selpaklarını kullandığım günlere geri döndüm ve tabii ki şemsiyelerine ortak olmaya da devam ettim.

Friday, May 16, 2008

Başkalarının hayatlarını takip etmeyi bırak

12'de yatmaya başladığımdan beri sabahın 7 buçuğunda ani bi hareketle uyanıyorum. Bu sabah uyanıp saatin yine 7 civarlarında gezindiğini görünce tekrar yatağıma dönüp havanın o tatlı karanlığında sıcak sıcak yatmaya karar verdim ve kısa bi süre sonra tekrar uykuya daldım. Uyandığımda saat 9 buçuktu. Bu sefer bi öncekine göre daha uykulu, biraz daha yorgundum ama tekrar uyursam iyice saçma bi şekilde uyanmaktan korktuğum için kendimi yataktan kaldırdım. Gazete okuyup, besleyici bi kahvaltı ettim. Midem iyi görünüyordu ama en ufak bi hatada affetmem mesajını da alıyordum ben kendisinden. Kahvaltının ardından internette keyifsiz bi gezinti yaptım ve hafiften sıkılmaya başladım. 2 haftadır hastalığım nedeniyle kursa gitmediğimden piyano çalışma gerekliliğim beni köşeye sıkıştırdı, salona doğru yol aldım. Piyano çalışmayı seviyorum ama kursa gitmeme sadece 1 gün kaldıysa ve ben bütün hafta çalışmaya vakit bulamamışsam bunu biraz görev gibi yapıyorum, işte bu durum beni biraz geriyor. Yeterince çalıştığıma kanaat getirince tekrar keyifsiz internet gezintileri yaptım. Saçma sapan facebook requestleri falan işte.. Neden bunlarla değerli zamanımı harcayıp hala facebook'u silmediğimi birkez daha anlayamadım. Gerçi sıkıldığım şu dakikalarda "değerli vaktim" lafı çok ironik durdu ama benim de zamanımın değerli olduğu oluyor zaman zaman. Bu durgun cuma sabahı biraz algı değişimi iyi olabilirdi. Alkol alamadığıma göre sarhoş olmak için başka bi yöntem bulmam gerektiğini farkettim. Oksijen kafası? Aktarma kafası? Kötü espiri kafası? Bunların hiçbiri işe yarar gibi durmuyordu. Dolorian dinlemek için hava fazla güneşliydi, bu havada olsa olsa göbek atılırdı. Perdeleri çekmek, dışarda güneşin pırıl pırıl parladığını gerçeğini unutturamazdı bana. Bu coşkulu hava sinirimi bozuyordu doğrusu. Elimde olsa güneşe biriki tekme atıp evime dönerdim. Benden daha neşeli şeylere tahammülümün iyi olmadığı bian. Hayır ben de neşesiz biri sayılmam ama böyle sıradan bi sabahta böylesine coşkulu olmasına ne gerek var bu doğanın? Bilmiyorum belki de yemek yemeliyim. Sonunda en iyisinin yazı yazmak olduğuna karar verdim, böylelikle hala saçma sapan bunalımlara giren insanlara şöyle diyebilirdim.
"Hayatın anlamını bulman için önce bi hayatın olması gerek."
ama bu can sıkıntısından insanlara sataşmak olurdu bu güzel cümlemi böyle harcamamalıyım. Oksijen kafasında karar kıldım, giyinip dışarı çıkıcam.

Chuck Palahniuk'un Ninni kitabından:

.....İstiridye'yi dinledikten sonra bir bardak süt, çikolatalı kurabiyelerle içilen güzel bir içecek olmaktan çıkıyor. Sürekli hamile kalmaya zorlanmış, hormon yüklemesi yapılmış bir inek oluyor. Sefalet içinde birkaç ay yaşadıktan sonra dana eti kutularına sıkıştırılan çaresiz buzağılar oluyor. Domuz pirzolası, bir ayağı kapandayken kesildiği için kan revan içinde kalan ve asıldığı yerde kaburga et ve yağları ayrılırken çığlıklar atarak can veren bir domuz demek. Katı bir yumurta bile, on santim genişliğindeki bir kafeste yaşamaktan ayakları sakatlanmış, iki yanında kapana kısılmış diğer tavuklara saldırmaması için gagası kesilmiş bir tavuk demek. Kafes öyle dar ki kanatlarını açamıyor. Kafes öyle delirtici ki! Kafese sürtünmekten tüyleri yolunmuş, gagası kesilmiş vaziyette durmadan yumurtlayan bir tavuk; ta ki kemiklerinde bir gram kalsiyum kalmayıp mezbahayı boylayana dek. Bahsettiğimiz tavuk, şehriyeli tavuk çorbasındaki tavuk; yumurtlayan tavuk; yara bere içinde kalıp sakatlandığı için kimsenin kasaptan almayacağını bildiklerinden, kesilip pişirilerek satılan tavuk...
İstiridye sadece bunlardan bahsediyor. Bu, onun yaydığı bilgi virüsü. O konuşmaya başlayınca radyoyu açıp folk müziği çalan bir kanala ayarlıyorum. Veya basket maçına. Gürültülü ve sürekli olduğu sürece radyoda ne çaldığının önemi yok, yeter ki kahvaltıda yediğim sandviçe, sadece bir sandviçmiş gibi davranabileyim. Hayvan sadece hayvandır. Yumurta sadece yumurtadır. Peynir acı çeken minik bir süt danası değildir. Bunları yemek bir insan olarak benim hakkım.....

Wednesday, May 7, 2008

Mutluluk

Aslında son bi aydır midemi elime almaya başladığımı hissetmiştim. Yemeklerden sonra gelen karın ağrısı, kakao ve asitli içeceklerle birlikte ortaya çıkan mide bulantısı falan.. ama bu kadar az zamanım kaldığını düşünmemiştim. Geçen cuma gecesi yediğim o son yemekten sonra yattım ve kusmak dışında başka bir amaç için kalkamadım yataktan. Bütün gece bu durum devam edince ve su dahi içememeye başlayınca apar topar hastaneye gittik. Serumladılar. Bu durum daha önce 2 kere başıma geldiğinden teşhis ve tedaviyi biliyordum ayrıca önümdeki 2 gecenin hayatımın en uzun gecelerinden olacağını da biliyordum. Kanserlilerin ya da bir kaç saat sonra apandisit ameliyatı olacakların bile bulantılarını dindirmeye yarayan ilaçlar benim mide bulantıma fayda etmeyecekti ve ben bir gram uyku dahi uyuyamayıp bütün gece boyunca sürünecektim. Ölmeyi istediğim nadir gecelerden birini yaşayacaktım.

Doktorlar geldi, teşhis koymaya çalıştılar, tıbbi terminolojiye son yıllardaki hakimiyetim sayesinde onlarla anlaşmak hiç de zor olmadı. Temiz çıkan bir yığın tahlilin sonucunda nasıl bu kadar kusabildiğimi yine anlayamadılar, üstelik bu sefer hayat da midemi bulandırmamıştı. Dünya hızlı dönüyordu belki ama ayaklarım yere basıyordu.

Tam tahmin ettiğim gibi geçen, dünyanın en uzun gecesinin sonunda bütün hayat enerjim sönmüştü. Ertesi gün başka bi kaç milyon tahlil için başka bi hasteneye gittik. Bulduğum her yere oturuyordum, yürüyemeyecek haldeydim ve şu an gerçekten bütün bunlara nasıl katlanabildiğimi merak ediyorum. 3. defa olması acının şiddetini hiçbir şekilde etkilemiyor. Temiz çıkan diğer tahlillerle birlikte teyzeme gidip orda serumlandım. Acaba ben de birgün diğer çocuklar gibi yemek yiyebilecek miydim? Teyzemde gündüzleri türk filmi izleyip kustum, geceleri ise yarım saatte bir uyanıp kustum. hayatım gerçekten çok güzeldi... Teyzemin çok güzel kokan bi sabunu güzel perdeleri ve harika bi boğaz manzarası vardı ama malesef bunlar ilerde sadece mide bulantısıyla birlikte hatırlanacaklar.

Teyzemde geçirdiğim 2 günün ardından artık yemek yemem gerektiğine karar verildi. Yemek derken 2 yudum elma hoşafı ya da 1 dilim haşlanmış patates tarzı şeyler. Eve geldik serumu çıkardık hayat tarzım gerçekten çok değişti. Seda sayan izleyip dünyaya gelecek olan küçük kardeşim için atkı örmeye başladım. Yukarda bahsettiğim yiyecekleri yiyip kusuyordum bu sefer. Televizyon izlemek zorunda kaldığım şu dönemde televizyonla ilgili pek çok sosyolojik gözlem yapmak durumunda da kaldım. Kadın programalrında sürekli diyet ve zayıflama üzerine öğütler verilmesine rağmen seyirciler neden bu kadar şişmandı, türk dizilerindeki oyunculuk ve senaryo neden bu kadar kötüydü, Uğur Dündar neden delirmişti, neden televizyonda aynı şey yüz kere gösteriliyordu? işte bu gibi sorular kafamda dönerken bir ilmek daha atıyordum atkıya. Bi günü daha böylece atlatıyordum.

Pazartesi günü yani dün sabah çok mutlu bi şekilde uyandım. Sanki iyileşmiştim, özgürdüm ve hayat çok güzel olabilirdi. Canım dondurma istedi, bu tip yemek yiyemediğim zamanlarda ilk özlediğim şey nedense dondurma olurdu. O sabah benim için hayatın anlamı beyaz çukulatalı koca bi magnumdu. Bütün günümü bunu hayal ederek geçirebilirdim ama bu güzel uyanış, sabah kahvaltısından sonraki kusmayla hayalkırıklığına dönüştü. Tekrar kötüye gidiyordum, dondurmayı unutmalıydım.

Bu sabah yine mutlu uyandım ama bu sefer temkinliyim hayal kırıklığına uğramaya hiç niyetim yok ama henüz kusmadığıma göre sanırım durumum iyiye gidiyo denebilir. belki dondurma yiyebilecek kadar değil ama iyiyim.

Bu kabus dolu günlerin bana öğrettiği bir şey var. Sağlıklı olmak hayatımızın amacı olabilir. Serseri bi hayat kesinlikle bana göre değil. Ruhen öyle olsa da fizyolojik olarak kesinlikle bana göre değil. Bu yüzden sanırım ben sabah erken kalkıp taze sıkılmış poratakal suyu içip spor yapmalı ve dengeli beslenmeliyim.

Bi dondurma da benim için yiyin.

Wednesday, April 23, 2008

seçim senin

Bugün eve gelirken -son 2 yıldır yaptığım gibi- asansöre bindim ve 12'ye bastım. Asansör 12. kata gelince indim ama bir gariplik vardı. Evimizin kapısının olması gerektiği yerde başka bir kapı vardı. "Alla hallah" dedim, "Acaba yanlış mı bastım?" ama 12 yazıyordu asansörde.
"O zaman ben bizim kapıyı mı yanlış hatırlıyorum ki" diye düşündüm, ama kapının önünde ayakkablar vardı ve bizim evde misafirler de dahil olmak üzere kimse dışarda bırakmaz ayakkabısını. zaten kapı da bizim kapı diil belli yani.
Bunun üzerine tekrar bindim asansöre, 10'a inip tekrar 12'ye çıktım, çıktığımda evimin kapısında olayım, demin yaşananlar bir hayal olarak kalsın istedim. Zihnime temiz bir sayfa açıp tekrar 12'ye çıktığımda yine aynı kapı ve aynı ayakkabılarla karşılaştım. Paniklemeye başladım.
Bu sefer yanlışlıkla a blok yerine b bloğa gelmiş olma ihtimalimi sorguladım ama hayır, her zamanki apartman kapısından girmiştim işte emindim. Nasıl emin olabilirdim ki? Belki de girmemişimdir, öyle sanıyorumdur? Ama çok önceden bi gariplik hissetmem lazım gelirdi bloklarda bi hata yapmış olsaydım... Delirmemek için emin olmak kavramına takılmayıp doğru kapıdan girdiğimi farzetmeye karar verdim çünkü her zamanki kapıdan girmiştim.
sonra mecburen annem kapıyı mı değiştirdi ben yokken diye düşündüm ama peki ya ayakkabılar? onlar nolucaktı? Annem ben yokken kapıyla birlikte hayat tarzını da değiştirmiş olamazdı, değiştirse de bana haber verirdi en azından.

Sonunda bütün bu düşünceleri bir kenara bırakıp durumumu kabullendim. Napalım 12. katta olduğuma göre demekki burası bizim evdi. Tam kapıyı çalacaktım ki yok lan resmen bizim kapı diil bu yaa! Kapıyı açan tanımadığım kişiye "burası niye bizim ev diil", ya da kendimden emin bi şekilde "bizim ev nerde" mi dicektim? Vazgeçtim, kapıyı çalmadım. Koşarak bi üst kata çıktım bizim kapı orada değildi, ardından bi kat aşşağı indim yine bizim kapı yok. Artık iyice korkmaya başlamıştım, resmen evimi bulamıyordum. Adresi mi unutmuştum aniden? Evimiz neden her zaman olduğu yerde diildi?

Çaresizlik içinde kalmışken aklıma son bi fikir geldi. Asansörle en üst kata çıkacak sonra sırayla aşşağı inip bütün kapılara bakacaktım. Bu plandan yola çıkarak 14'e çıktım. .

İşte bizim kapı ordaydı! Bu, günümün en huzurlu anıydı.

Kapıyı açan anneme yaşadığım garip olayı anlattım. Bana umursamaz bi şekilde şöyle dedi: hıı yine mi asansör kaymış.
?!
Bu korkunç olaya annemin böylesine basit bi açıyla yaklaşması gerçekten çok şaşırtıcıydı. Benim gibi ruh sağlığı sallantıda biinsan bu olayı haketmemişti..

Friday, April 11, 2008

bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya, ben onarmak istemem.

Begüm, loş odasında karanlık müzikler dinlerken kırmızı şarabından bi yudum aldı ve şöyle dedi "bu şarkı benim çişimi getiriyo". Ardından odadan çıkıp tuvalete doğru ilerledi. O tuvalete gittiğinde müzik odanın boşluklarında yankılanmaya başladı. Ses titreşimleri bütün o oksijen, azot, karbondiyoksit ve toz zerrecikleri arasında küçük bi yolculuğa çıktmıştı ve neyse ki bu yolculuk öncesinde küçük bi yolculuk çantası da hazırlamayı ihmal etmemişlerdi.
Begüm gider gitmez kitap televizyona şöyle dedi:

"hadi yine iyisin baya rabet görüyosun bu aralar.."

televizyon : diyene bak vize haftası üstelikte!

kitap : ya beni mecburiyetten okuyo sonuçta sınavları yüzünden; ama gözü hep sende doğrusu

televizyon : açıkçası ben de yadırgıyorum bu durumu. türk televizyonalrındaki büyün siyasi tartışma programlarını niye izliyo ki? trt 2 izliyo yine de kapatmıyo beni haha

leftaf : valla ben de 3. planda kaldım. fazla yorulmuyorum iyi oluyo.

Begüm odaya geri döndü ve eşyalar sustular. Tuvalette olaylar kontrolden çıkmış çiş devamında kakayı da getirmişti. Böylelikle evren, kızların kaka yaptığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş oldu. Begüm masasına oturup kimsenin 2 den fazla dinlemeyeceği bi şarkıyı açıp üstüste 8 kere dinledikten sonra 9. da gözlerini kısarak şöyle dedi: "mr. todd??", sesi şarkıyla bi senkronizasyon oluşturmuştu. Şarabından bi yudum daha aldı, sigara içen biri olsaydı eminim sigarasından da bir nefes çekerdi şu an çünkü o artık sürüncemelerin insanıydı.

Sunday, April 6, 2008

sıvılar birbirine karıştığında sorun çıkmaması gerek

dolorian'a myspace ten 2 kere arkadaşlık teklif ettim kabul etmedi. bigün last fm ime girip "yeter artık biz dolorian olarak dolorian dinlemeni yasaklıyoruz" diye mesaj atmalarından çok korktuğum için, onları nasıl keşfedip ne kadar sevdiğimi anlatan uzunca bi mesaj attım. çok duygusal bi mesaj oldu eminim okuyup dalga geçicekler, birlikte içerken benim cümlelerimden alıntı yapıp hep birlikte gülücekler ama bunlar beni yıldıramaz.

Thursday, March 20, 2008

Çağdaş Felsefeden Kesitler

yer : taksim/müşkül
kişiler : melis selçuk begüm

...
Begüm : selçuk bence sen kuantum fiziğini yanlış biliyosun
Selçuk : sen hiç bilmiyosun hihi (melise döner) nası koydum lafı amaa
Begüm : ben kuantum fiziğini az çok biliyorum da onun önümde duran kültablasına ne etkisi var onu anlamıyorum
Selçuk : kuantum fiziğine göre herşey hem doğru hem yanlış olabiliyo mesela: (kültablasını tutarak) BU MU BURDA YOKSA BURDA MI BUNDA?
...

Selçuğun dönüp dolaşıp "mükemmel" kavramını tartışmaya çalışması üzerine:
Melis : Ben kendi GELECEKteki hayatım için mükemmeli istiyorum, mükemmeli sana açıklamicam çünkü senin kafandaki mükemmel umrumda diil
Begüm : hep gelecek hep gelecek, bi gelsin de görelim
Selçuk : gelecek şimdi olarak gelecek.
Melis : selçuk senin bütün lafların salata
Selçuk : dünyadaki bütün laflar salatadır.
Melis : şu söylediğinin benim için salata kadar değeri yok
Begüm : selçuk bizi GERİLTİYOSUN
...
...
Begüm : gelecek ne acaip yani biz cumaya gitmiyoruz cuma bize geliyo
...
...
Melis : hz. isayı düzeltiyorum yanlış söylemiş
...
...
Melis : bu masada oturup konuşmak beni dünden bi adım daha ileri götürmedi
Begüm : beni götürdü, kuantum araştırmaya karar verdim
Melis : ohh, begüm kuantumu araştırıp mutlu olucak, biz yine kalıcaz böyle
...
...
Selçuk : ben sizin bilmediğiniz bişey söyleyip sizi daha iyi bi noktaya getiremem
Begüm : sen bizi GERİLTMESEn biz daha iyi bi noktaya gelebiliriz alsında
Selçuk : bırak ya bunca yıldır arkadaşsınız hala bi noktaya gelememişsiniz
Melis : geldik işte bu noktadayız
Selçuk : bok gibi bi noktadaymışsınız
Melis : (begüme dönüp sinirli bi şekilde selçuğu kastederek) ben bunu DÖVÜRÜM
...

Selçuk Begüm'ün sümüklü mendili sallayıp Melis'e şöyle dedi:
"bu senin beyninin yapısı" bir yandan da işaret parmağını sallayarak bitmeyen bi cümle kurmaya başladı.
Melis : ay bıktım artık bitsin bu cümle.
bu parmak beni gıcık etti ,ben buna bi tepki vermeliyim ve bu tepki yumruktur.

Selçuk parmağını sallayarak anlatmaya devam eder..
Melis : selçuk şimdi geçmişten gelen yumruğun tadına bakıcak
Selçuk : bu sümüklü mendil senin bütün tepkilerini anlatıyor
...


Thursday, March 13, 2008

Hayat 20 dakikalık şarkılar dinleyecek kadar uzun değil

Bazen yolda giderken çok fakir ya da özürlü biriyle karşılaştığımda kendi refahımdan ve sağlıklılığımdan (aslında hiç de sağlıklı olmasam da) utanıyorum. Küçülüyorum, kızarıyorum. Dünya üzerinde böyle talihsiz insanların yaşadığını bilirken nasıl mutlu olabildiğimizi ve sıcak yatağımızda huzur içinde uyuyabildiğimizi sorgulamaya başlıyorum. Neyse ki 28 tane vidaya sahip olmak beni bu utançtan biraz olsun kurtarıyor. Çok fakir insanların vicdan azabını da türkiyenin gayrisafi hasılası kadar serveti olanlar çeksin.

Wednesday, February 13, 2008

önce onu dinlediğim için benim için orjinali o

bütün gün piyano çaldıktan sonra akşam bir anlığına yapacak bişey bulamadım. aslında yapacak çok şey vardı, prison break izleyebilir, 2007 ales sorularını çözebilir, dünya tarihini okumaya devam edebilir hatta nette satranç oynayabilirdim ama bunların hiçbirini yapmak içimden gelmedi. bi narlı votka koydum kendime. nasılsa birbirinden güzel şarkılar dakikalar içinde beni mutlu ederdi. bütün listeyi sıraladım winamp'ime. özellikle dinlemek istemediklerimi sildim. yavaş yavaş çakırkeyif olmaya başlarken çevre blogları gezmeye başladım. sonra daha bi hoş oldum. bi ara opeth-clousure çalıyodu -aylardır dinlememiş olduğum için olsa gerek- çok gaza geldim bu şarkıda, biraz göbek attım. blogları okumaya devam ettim. sonra bi ara Wojciech Kilar-dracula-the begining soundtract'inin 3.20 den 4:20 ye kadar olan kısmını tekrar tekrar dinledim, o sırada okuduğum blog yazsından çok etkilenip biriki gözyaşı döktüm. tütsü yaktım bi gofret çaktım. sonra shuffle bana bi dolorian şarkısı uygun gördü, "aaaaaa" dedim süper , sarhoş olmaya başladım. sonra bi ghost formula da geldi üstüne "hey be işte hayat bu" dedim. iyice sarhoş oldum, kelimelerin sonu cümlelerin başı hatırlanmamaya başladı. 3 te 2 si votka dolu bardaktan 3 tane içmiştim. bi ara placebo "in the cold light of morning" çalınca -sanırım bunu 1 yıldır dinlemiodum, taa panik atak günlerimden kalma bi şarkıydı- şarkının hiçbi korku çağrıştırmayıp salt huzurdan oluşmasına çok sevinerek onla birlikte açık yeşil bi ormana giriverdim.

bi süre sonra violent life'ın başlamasıyla kıç üstü yere oturdum ve şarkının devamını orda kıkır kıkır gülüp bi yandan acaip düşüncelere gark ederek geçirdim. yazı tura attım, yazı geldi. "bring some wineeeeee and leave my miiiiiind for eveeeeer" diye şarkıya eşlik ederek kendime yeni sorunlar çıkardım, hiç alakası olmamasına rağmen kendimi umutsuz bi aşkın pençesine düşmüş gibi hissettim. işte bi miktar votka normal biinsanı bu hale getirebilir.
insandaki bu dağıtma eğilimini ben bugün yine anlıyamadım.

Monday, February 11, 2008

taze durmayı unuttuğum şu şubat gününde ben nasıl naif olsam?

plastik boş su şişesinin masamdan yuvarlanıp yere düşmesi çok hoşuma giderdi, odam sanki sokakmış gibi... ama masanın ucuna kadar gidip orda durdu. acaba onu azıcık daha yuvarlayıp yere düşmesini sağlarsam kendiliğinden düşmüş olmasındaki hazzı yaşarmıyım? pek sanmıyorum, zaten üşeniyorum da çünkü onu aşşağı itersem yarın sabah yerden kaldıracak olan da ben olucam. üstelik eğer onu yere düşürdüğümde kendiliğinden düşmüş olmasının vereceği duyguyu yaşamassam düşürüşüm boşa gidicek ve yere düşüp bana gereksiz iş çıkarmış bi su şişesiyle bakışıp, saçma bi anıya sahip olucam.

Friday, February 1, 2008

piksel

yağmur yağıyordu, feci halde yorgundum, oturmam lazımdı ama yağmur nedeniyle hiçbir banka oturamıyodum ben de gittim çimenlere oturdum. oturduktan sonra farkettim ki çimler de ıslak. doğru ya, yağmur yağıyor; ama artık ıslandım zaten, rahat rahat oturabilirim bi süre. üşümeye başlayınca ayağa kalktım. artık sıcak soğuk ıslak kuru hepsi birbirine karışmıştı zaten bi sürüklenişin içinde buldum kendimi. arkadaşım bi yerden bi yere gidip birilerine bişey verip ordan da bıdıbıdı.. yapmamız gerekiyo dedi. o benden daha normal gözüküyodu. insanların arasına girince bi süre normal taklidi yaptım. ehi ehi die güldüm herkesin güldüğü yerde, onların ciddi oldukları yerde ben de ciddi oldum ama gözüm ara sıra dünyanın garipliklerine ya da herşeyin nasıl olup da bu kadar hafif olduğuna takılıyordu. insnaların birbiriyle konuşması ne acayipti. bu insanlar kimdi ki? istesem ben de konuşabilirdim her an, her an bişey söyleyebilirdim ve bi cümle attım ortaya, biri cevap verdi falan iletişim kurduk. sonra van gogh müzesine doğru yola koyulduk ama müzeye gidene kadar zaten müzede görebileceklerimden çok daha ilginç binlerce ayrıntıyla karşılaştım. evler küçük oyuncaklar gibiydi. biri gidip neden bazı şeyleri maviye boyamıştı? banklar, çiçeklerin bazıları plastik gibi bunların gerçek olduğuna, canlı olduklarına bazı şeylerin? canlı şeylerle canlı olmayan şeyler arasındaki çizginin bu kadar ince olduğuna ikinci ya da üçüncü kez bu kadar net şahit oluyordum. çok garip ama herkesin bacakları vardı ve iki taneydi. bıdır bıdır, küçük karıncalar gibi yürüyoduk dünyanın üzerinde. biri oraya biri burada. herkes aynı yere gitmiyordu bu da dünyaya dengeli bi biçimde dağılmamızı sağlıyordu. van gogh müzesine girdiğimizde artık kendimi iyice anormal hissetmeye başladım. aslında normalin ne olduğunu unuttum desek daha yerinde olur. acaba dışardan garipliğim anlaşılıyo muydu diye düşünürken kahverengi bi tablonun önünde durdum. sanki kenardaki güvenlikler bana bakıyo gibi geliyodu belki de herkese bakıyordı. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? acaba kaç kere baktıklarını yakaladıktan sonra gerçekten sürekli bana baktıklarına karar vermeliydim? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bi insanın bişeylerden şüphelenmesi için ne gibi ölçütler gerekiyordu? kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? güvenlikler niye benden kıllansınlar ki ben deherkes gibi müzeye gelip resimlere bakan biinsanım. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? sanırım bu o tipik paranoyak safha. kahverengi tablodaki kahverengi çoban güzelmiş peki o yanındaki koyun mu? bu sırada insanlara dikat edince sırayla her tabloya baktıklarını farkettim. doğru ya böyle yapılması gerekiyodu, sırayla, hepsine. üstelik bizim baktığımız kahverengiyle pek kimse ilgilenmiyodu. sanırım müzedeki en önemsiz resmin önünde yaklaşık 1 saattir duruyoduk ve resme her baktığımda onu ilk defa görüyomuş gibi olmam çok komik bir hal almaya başlamıştı. her bakışımda o kırmızı bereye şaşırıp, kahverengi çobanın yanındakinin koyun olduğunu yeniden farkediyordum. sıradaki resime geçtim. çok acayipti , bunların bir boya yığınıyla oluştuğuna kim inanabilirdi? peki ya renkler? renkler başlı başına garip şeyler değil miydi? herşey bu kadar ilginçken insanların bi resme nasıl olup da sadece 3 saniye ayırabildiklerini bi kez daha anlıyamadım. üstelik ilginç olan sadece resimler de değil, herşeydi. birden uğultular arttı. sesler daha bi yankılanmaya başladı. bazı sesler diğerlerinden daha yavaş gibiydi. bütün sesleri ayrı ayrı seçebilirdim ama bi yandan da onlar sadece uğultu şeklinde tek bi sestiler. alt kata inmek için yola koyulduk. arkadaşım önümden şaşkın bakışlarla koşturuyor, herkes tablolarla ilgilenirken o, yürüyen merdiven basamaklarıyla ya da binanın kolonlarıyla ilgileniyordu; bembeyaz pencerelere dokunuyordu. benimse yanımdan geçen insanlar gittikçe daha da hızlanmaya başladılar. sonunda o kadar hızlandılar ki arkadalarında yeşil bir ışık kalıyordu...


dün gece herkesin bi yatağı olduğunu ve uyuyacakları zaman onun üstüne yattıklarını düşünüp uzun süre güldüm. ya bazı şeyler bünyeden hiç atılmıyor ya da insanlar ve yataklar cidden komik?

Friday, January 25, 2008

at olur inek olur

Mp3 playerıma pil almayı unutuyorum ne zamandır bu yüzden salondaki kumandanın pillerini çalıyorum. salonda 2 kumanda var, biri televizyonun biri uydunun. her biri ikişer ince pille çalışıyo, eder 4 pil. 1'rer tane aşırdım ikisinden de. tabi pili aldıktan sora öyle tek pilli bırakmıyorum kumandayı, aldığım pilin yerine bitirdiğim boşu takıyorum ki kumanda çalışsın. yani her kumandada biri boş biri dolu olmak üzere 2 pil oluyo.
annem de gitmiş kumandaya duracell pil koymuş, suça teşvik resmen.
şimdi yine bitti mp3 player ımın pili, gidip bi tane daha aşıriym diyorum ama artık 2 hakkım kaldı sadece. eğer bi tane daha alıp yerine bitmiş pil koyarsam bi kumanda iki tane bitmiş pille çalışmaya çalışıcak. bu da şöyle bi sorunu doğuruyor; yarın bi gün kumandanın pili biterse vicdan azabı çekmeli miyim? ama belki de en kötüsü salondaki stoklar azalınca abiinm odasındaki televizyon kumandasına dadanmış olmam. nası bi insan oldum ben yaleppim kendi kumandamdaki pili kullanmak şu ana dek aklımın ucundan bile geçmedi. neyse abimin kumandasındaki pil kalem pil olduğundan ötürü paçayı kurtardı. ben şimdi salona gidip son bi tane daha pil çalıcam ama pazar eve geldiğimde yeni piller takıcam onlara merak etme annecim ama duracell diil panasonic alırım söyliyim. ben bi kumandanın 2 duracell pili haketmediğini düşünüyorum.

Şarjı bitmiş telefonun, şarja takıldığında mutlu olduğuna inanan bi insanım

ben ilkokuldayken ormanla ilgili 10 kıtalık bi şiir yazmıştım o geldi aklıma şimdi, kızarmış hellim peyniri ve narlı votkamlayken. o yaşta ormanla ilgili o kadar hissi nasıl edinmişsem.. ayrıca cumhuriyetle ilgili de 10 kıtalık bi şiirim vardı. ne yazmıştım acaba, keşke okuma fırsatım olsa şuan. hatta o cumhuriyetli olan, güzel şiirler arasına girip okul panosunda sergilenmişti ama en unutulmazı heralde çalıntı şiirle birinci olmamdı. açıklamaya çalıştım, ben yazmadım bu şiiri dedim ama okul gazetesine seçilip altına da benim ismim konulmuştu ısrarla. kimse bana inanmadı. şimdi düşnüyorum da şiir o kadar dandik o kadar dandikti ki heralde o yüzden benim yazmadığıma kimse inanmadı. şöyle bişiydi çünkü:

sigara içki kumar
bunlar sağlığa zarar
kendini keseni düşün
insan iki kez mi doğar

eroin kokain esrar (oha)
gençliğini tümü yakar
kendini aileni düşün
insan canına mı kıyar

şimdi bu şiiri yazınca buraya aslında benim yazmadığım çok belli bence. 2 kıtalık şiire şiir demiyodum çünkü ben o aralar. 10 kıtadan aşşağısı kurtarmıyodu. hatta o cumhuriyetle ilgili şiirimin 12. kıtasını bile yazmıştım da sora düz 10 olsun demiş fazlalıkları silmiştim. yani sınırım 10 kıta diildi, bi 10 kıta daha yazabilirdim adeta, daha yeni ısınmıştım.

Thursday, January 10, 2008

12. katta olduğumu unutmuşçasına bir uyku çektim

Faber-Castell Grip 1347... Yeşildi. Tanıdığım insanların %83.7'si bu kalemden kullanıyordu ama herkes kendisininkini tanıyabilecek kadar uzman olmuştu. Kimininkinin silgisi bitmiş, kimininkinin yazısı silinmişti. Benimki ise kusursuzdu. İlk aldığım günkü gibi pırıl pırıl parlıyordu. Daha önce aynı kalemin siyahını ve bordosunu kullanmıştım. Özellikle siyahıyla uzun seneler geçirmiştim. Onu kaybettikten hemen sonra gidip aynı renginden almayı kaybolan kalemime bir hakaret olarak algıladığımdan gidip bordosunu almıştım ve tabi ki 0.7'ydi.

Neyse... Bu kaybettiğim yeşili son görüşüm yine böyle kasvetli bir gece, saat 3 civarlarıydı. Yatağımda uzanmış müzik defterime bütün notaların majör gamlarını yazıyordum, sonra uyudum ve onu bir daha göremedim. Günlerce yatağın altından, kenarından, kalemlikten çıkıp gelmesini bekledim. Bir şeyin kaybolduğunu kabullenmek ne kadar da zor. Bence bir eşyanın değeri onu ararken aynı yere kaç defa baktığımızla ölçülebilir.

Anladım ki o sadece bir kalem değildi benim için; kendimi güvende hissetmemi sağlayan temel unsurlardan biriydi. Aramızdaki bu gizli bağı ancak farkedebildim. Onun olmadığı süreçte her gece kabuslar içinde uyanıyordum. Sonunda böyle yaşayamayacağımı anladım ve gözümü karartıp Mephisto'ya gittim.

Mephisto yolumuzun üstü değildi, bu yüzden arkadaşlarım neden kalem almak konusunda bu kadar ısrarlı olduğumu anlayamadılar. Mephistoda saatlerce oyalanıp yıllarımı birlikte geçirmeyi umduğum kalemimi aradım. Sonunda siyahını aldım. Bu yazıyı onunla yazıyorum. Tıpkı eski günlerdeki gibi... Sanki o ilk siyahı hiç kaybetmemişim gibi... Birlikte çok mutlu olucaz ve artık gözüm hep üstünde. Seni kaybetmek istemiyorum.