Friday, December 21, 2007

Kampüste yaşam nasıl sürdürülür?

Bundan tam 4 sene önce İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kazandığımda sevinmiştim. Hazırlık senesinde okulda herşey yolunda görünüyordu. Güzel bi kampüs, öğrenciler... Günlerimiz yabancı diller binasında geçtiği için diğer taraflarda neler olup bittiğinin farkında değildik; derken hazırlık bitti ve birini sınıf başladı. Kayıt yenilemek için ısrarla ikametgah istediklerinde ne tür bir şeyin içine girmiş olduğunun farkında olmayan heyecanlı bir gençtim, bunun yanında seçmeli dersler için seçtiğimiz derslerin hocalarından imza almamızı da istiyorlardı. Bütün okullar kayıt işlemlerinin çoğunu internetten hallederken ben ve zavallı arkadaşlarım hocaların peşinden koşturup onların okulda oldukları saatleri yakalamaya, okulda olduklarında (genellikleodalarında olmadıkları için) labirent biçimindeki binamızın içinde hocaların nerde olduklarını arıyorduk. Tabi onları bulabilmek için çoğu zaman ikiye ayrılmamız gerekti. Üstelik kayıt çizelgelerimizdeki kutucuklar çok küçük olduğundan derslerin adını bu kutulara sığdırmak için akşam 5 e kadar süren özel kurslar veriliyordu. "Skolastik dönem ortaçağ felsefesi tarihi metinleri" sözcük öbeğini 4mm ye 10mm alanında bi kutucuğa sığdırdığınızı düşünürseniz işkencenin boyutlarını anlarsınız.
Zor bela yaptırdığımız kayıtlarımızın ardından sıra ders programını almaya geldiğinde korkunç bir gerçekle karşılaştık. O anı hafızamdan silemiyorum. iki ders arası tam tamına 4 saatlik bir boşluk vardı. Birbirimize sarılıp ağladık, o hengamede gözümüzden kaçan daha da acı bir gerçek vardı üstelik. Derslerden biri 8:45 teydi... Daha şimdiden (6'da uyanmayı başaramayacağımıza göre) herbirimizin o dersten kalacağını garantiydi.
İkinci sınıfa geçerken ilk kaybımızı verdik. Birinci sınıf ders saatlerinin hepsi panoya asılmadığından bi arkadaşımız, bazı derslerin varolduğunu farketmeyerek zaten düşük olan ortalamasını daha da düşürmüş ve çapraz gitme ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Tabi ki arkadaşımızın kaldığını öğrenmek kolay olmadı. Okuldaki bütün yetkililer kalma prosedürü için farklı açıklamalar yapıyordu. Bir hafta sonra okulun kalıp geçme prosedürünü aslında hiçbirinin tam olarak bilmediği ortaya çıktı. Okulda geçme kalma presedürünü yalnızca tek bi kişi biliyordu! Onu bulmak için tozlu binanın derinliklerine inip kocaman bir kapıyı zorlukla ittik. Kimbilir kaç yıldır burada kıpırdamadan duruyordu öğrenci işleri başmüdürü? Bize hangi şartlarda kalındığını anlattı ve arkadaşımızı birinci sınıfta bırakıp gitmek zorunda kaldık. İkinci sınıfa geçtiğimizde herzamanki gibi zahmetli kayıt işlemimizi yaptırmaya koyulduk yine ikametgah yine hocalardan imzalar.. Biz bunlarla uğraşadururken bi gün okulun kameralarla donaltıldığı ortaya çıktı. Bütün bunlar ne demek oluyordu?
İkinci sınıfı atlatmak çok zor oldu. Dünyanın en sıkıcı dersi olan islam felsefesi tarihi hocası yoklama alıyordu ve bu da yetmezmiş gibi derste kitap okumamıza izin vermiyordu. Zorla arabistan çölündeki develerin gözünün yapısını dinlemek zorunda kalmıştık. O anlamsız şeyleri kafamdan nasıl atacağımı inanın hala bilmiyorum. Bunun yanında iki ders arasındaki dört saatlik boşlukta zamanı geçirmek için birşeyler yapmak gerekiyordu ama okulun berbat yiyeceklerin satıldığı tıkış pıkış kantini bize bu konuda yardımcı olamazdı. Kanserojen bardakta köpüklü çay içmekten hepimiz sıkılmıştık zaten. Taksim hem gidebileceğimiz kadar yakın hem dönemeyeceğimiz kadar uzaktı. Okulun etrafında ise oyalanacak tek bir düzgün yer yoktu. O dört saatlik boşluk gün geçtikte büyüyerek dokuz saat halini almaya başladı. Biz de kah kantinde eldiven pornosu çekmek, kah bardağın içine uzaktan taş sokmaya çalışmak gibi acaip yöntemlerle bu boşluğu doldurmaya çalıştık ama olmuyordu vakit bi türlü geçmiyordu, hepimiz burda tıkılıp kalmıştık. Kötü espiriler havada uçuşuyordu, konunun dönüp dolaşıp replikasa gelmesi ise dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Arkadaşlarımın teker teker gözlerimin önünde delirişini izliyordum ama ben de yavaştan delirdiğim için deliliğe alışıyordu insan. Zaman zaman gözümüz etraftaki kameralara ilişiyordu, bi arkadaşımın dediğine göre bahçede bile varmış bunlardan.
Üçüncü sınıfa geçtiğimizde ilk iki sınıfta olanların yanında yeni zorluklar da belirmeye başladı. Artık seçilecek ders koymuyorlardı bize. Edebiyat fakültesindeki bütün bölümleri dolaşıp teker teker ders dilendik ama hiçbiri bize ders onayı vermeyi kabul etmiyordu. Sonunda fizik tarihi adlı alakasız fen fakültesi dersini alarak konuyu halletmeye çalıştık. Bu ders fen fakültesi binasında olmasına rağmen biz edebiyat fakültesi öğrencilerini fen kapısından sokmuyorlar, upuzun bi yolu o soğukta yürütüp edebiyat binasının içinden fen binasına geçmeye zorluyorlardı. Bunun yanında üçüncü sınıfta hocalar kendilerini iyice salmış, vize ve final notlarını asla açıklamamaya başlamıştı. Vize notlarını finallerden sonra; final notlarını da bütünlemelerden sonra astıkları için pek çok arkadaşımızı daha alt sınıfta bırakmak zorunda kaldık.
Bu sene dördüncü sınıftayız, bir şekilde kaydımızı ve ders seçimimizi tamamladık ama bu dört yılda hepimiz yaşlanmış, pek çoğumuz alkolik olmuştu. Ders programına göz atarken birden beynimde bi şimşek çaktı. Kendi kendime söyleniyordum ki: "Salı günü 8:45 de ders var, bi sonraki ders 13:15'te. 8:45'e gidersek o saate kadar napıcaz çok merak ettim şimdiden. Hey dur bi dakika! Okula niye kamera koyduklarını şimdi anlıyorum. Bütün bu ders aralarındaki dokuz saat boşluklar, kayıt zorlukları, ders işkenceleri..."
Hepimiz korkunç bir deneyin parçalarıydık. Hiçbir aktivite olanağı sağlanmadığı takdirde kampüste 9 saat yaşam nasıl sürdürülür, bunu deniyorlardı üstümüzde.