Wednesday, October 31, 2007

nebeklersinkiler

bugün bi felsefe öğrencisi sorumluluğuyla saint antuan kilisesinden tevrat ve incil aldım. bunu yaparken kiliseyi bimilyonikiyüzellibin kadar dolandırdım çünkü başka bozuğum yoktu. sonra çantası kutsal kitaplarla dolu biinsan olarak mecburen din adamı gibi davranmaya başladım. yanımda ise az önce yanfülüt ve nota sehpası aldığı için elinde iki adet siyah çantaylala, suikastçi gibi dolaşmak zorunda kalan bi melis vardı.

din adına bi kaç adam öldürdük. ben melisin öldürdüğü insanların başında incilden ve tevrattan bikaç bölüm okudum. sora biriki mucize yaptım. yaya ışığını 95 ten 26 ya düşüdüm.

taksimdeki bu kutsal görevi tamamladıktan sora otobüse bindim. önümde benim yaşlarımda bi erkek oturuyordu fekat ben hayatımda bu kadar dedikoducu bi erkek görmedim. yol boyunca birilerine telefon edip başka birilerini çekiştirdi. yok sezgin böyle yok özgün şöyle. adama parasını biz veririz dedik gitmiş dokuzyüz yuroluk uçak bileti almış, zaten yahudi bu adam nebeklersinkiler falan... tevratla vursaydım kafasına keşke.

Saturday, October 27, 2007

Arbeit macht frei

Geniş bi sokakta yürüyordum,karaköy vapuruna gidecektim. Aniden sağanak yağmur başladı. Sırılsıklam oldum, adımlarımı hızlandırdım. Pek de dolu olmayan vapura apar topar bindim. Hava yeni kararmıştı. Saçlarımdan şıpır şıpır sular akıyordu, sümüklerim de akmaya başladı. Cebimden selpağı çıkarmaya çalışırken mp3 player'ımın kablosuna elim dolandı ve kulaklıklardan biri kulağımdan çıkıverdi. Bir yandan da vapur dışarıya göre daha sıcak olduğu için terliyordum. T-shirt'ümün üstünde hırka ve ince bir mont vardı. Montu çıkarmam için önce sırt çantamı çıkarmam gerekliydi ama mp3 player'ım sırt çantamın ön gözünde olduğu için durum baya karışıktı...
Önce selpağa ulaşıp sümüklerimi sildim, sıralama önemliydi. Sümükleri sona bırakamazdım, ardından mp3 playerın kulaklığını tekrar kulağıma taktım. Tek kulaklıkla geçen saniyelerin ne kadar huzursuz olduğunu eminim tahmin edersiniz sonra çantamın ön gözüne uzanarak mp3 player ı ordan çıkarıp masanın üstüne koydum. Neyseki vapurdaki masalı kısma oturmuştum bu durum bana destek sağlıyordu. Sırt çantamı da kolayca çıkarıp yere koydum. İyi gidiyordum. Çantamı yere koyarken çantalarını, yerlerin pis olduğunu düşünerek yere koymayan insanları hatırladım halbuki ben belki de eve gidince, az önce yere koyduğum çantayı yatağımın üstüne fırlatabilirdim. Gözle görünmeyen pislik pis değil midir? Bu ihtimali düşünmek muhtemelen geleceğimde, çantayı evde fırlatacağım doğrultuyu değiştirdi.
İyice terlemiştim. Montu çıkarmaya koyuldum ama fermuarı açarken boynuma doladığım eşarp fermuara sıkıştı. Onları ayırmak için enerji harcadıkça daha da terliyordum fakat mümkünatı yok ayrılmıyorlardı. Böylesine terleyerek yaşayamazdım. Belki de en iyisi önce içimdeki hırkayı çıkarıp yolculuğun geri kalanında fermuar-eşarp ikilisiyle uğraşmaktı. Ellerimi montun içine sokup hırkanın düğmelerini açtım sonra hırkanın bir kolunu montun dış kısmından çekerek kolumdan kurtardım. Hırkanın diğer kolu içinde aynı şeyi denedim fakat çıkmıyordu biraz zorlayayım derken hırka yerine montun kolunu çıkardım yanlışlıkla. Düğüm olmuştum. Vapurun büfesinde çalışan adamlardan biri ilgiyle beni izlerken, diğeri acıyan gözlerle bakıyordu. Neredeyse gelip yardım edecek kıvama gelmişti. Belki hep birlikte uğraşırsak başarabilirdik diye düşünüp umuda kapıldım ama kimse bana yardıma gelmedi. Bu işte yalnızdım. Bütün bu eşyalar bana aitti ve ben onlarla baş etmeyi öğrenmeliydim artık. O sırada hırkanın kolunun çıkmamasının nedeninin hırkanın bi düğmesini açmayı unuttuğumdan kaynaklandığını farkettim. Dikkatlice o son düğmeyi çözüp, hırkanın diğer kolunu da kolumdan kurtardım. Montun altından hırkayı çekerek onu dışarı çıkarmayı başardım. Geriye bitek fermuara sıkışmış fular kalıyordu. Arkama yaslanıp fermuarı hafifçe aşağı yukarı oynatmaya başladım, iyice sinirlendikten sora bu sfeer hızlıca aşağı yukarı oynatmaya başladım, sonunda düzeldi. Montu sandalyemin arkasına astım; gülümseyerek büfeciden bi sahlep istedim.

Wednesday, October 24, 2007

çılgın battaniye

"Hoparlör"ün fişini leftafıma takarken kafamı bardağasoktum. bardağın yanındaki "sürahi"nin boş olduğunu farkedince "damacana"dan su doldurmak üzere mutfağa gittim. mutfaktaki "kalorifer"in üstünde bi takım kıyafetler tespit ettim. şüphesiz ki çamaşır yıkanmış bu gece. sanırım dedektifliğim üzerinde diye düşünürken bi yandan da hoparlör, sürahi, damacana, kalorifer kelimeleri çok acaipmiş. bunları cümle içinde kullanırken nedense çocuklara yeni kelimeler öğretmeye çalışan bi ilkokul öğretmeni gibi
hissettim kendimi.

Friday, October 5, 2007

Blogu koyim sana bişe olmasın

hey sen ne dediğini mi sanıyosun? diye bi ses geldi taa derinlerden. bu denli anlatım bozukluğuyla konuşan biri ancak içimdeki ses olabilirdi. nasıl olsa birazdan yerini 2 numaralı sese bırakıcaktı. o da saçmalıyo ama en azından dilbilgisi nedir biliyo. ama 2 numaralı sesin, sanki 1 numaralı sesin hep haklı olduğunu düşünüyomuş ve onun haklı olmasından sıkılıp gıcıklığına ortaya karşıt bi görüş atıyomuş gibi bi hali var. 1. ses çok mantıklı ama ayrıca sinir bozucu. böle herşeyi eleştiriyo falan moral bırakmıyo insanda. üf ne salaksın falan diyo bazen. hayır ben salak diilim salaklık yapıyorum ama salak olduğum anlamına gelmezki bu. gelir mi? salaklık yapana da salak demiceksek salak kimdir? salak ne ki ya höf. neyse 1. sese bişey beğendiremiyoruz salaktan bahsetmek istemiyo. 2. ses birinci sesin dediğini yapmamdan ötürü üzgün. 2. ses çok duygusal biri sanki hafiften ezik. böle onun dediklerini çok göz önünde bulundurmuyorum diye plan yapıp bana yalakalık yapıomuş gibi gelio bazen. neseki onlar sadece ses kararları ben veriyorum.