Friday, December 21, 2007

Kampüste yaşam nasıl sürdürülür?

Bundan tam 4 sene önce İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kazandığımda sevinmiştim. Hazırlık senesinde okulda herşey yolunda görünüyordu. Güzel bi kampüs, öğrenciler... Günlerimiz yabancı diller binasında geçtiği için diğer taraflarda neler olup bittiğinin farkında değildik; derken hazırlık bitti ve birini sınıf başladı. Kayıt yenilemek için ısrarla ikametgah istediklerinde ne tür bir şeyin içine girmiş olduğunun farkında olmayan heyecanlı bir gençtim, bunun yanında seçmeli dersler için seçtiğimiz derslerin hocalarından imza almamızı da istiyorlardı. Bütün okullar kayıt işlemlerinin çoğunu internetten hallederken ben ve zavallı arkadaşlarım hocaların peşinden koşturup onların okulda oldukları saatleri yakalamaya, okulda olduklarında (genellikleodalarında olmadıkları için) labirent biçimindeki binamızın içinde hocaların nerde olduklarını arıyorduk. Tabi onları bulabilmek için çoğu zaman ikiye ayrılmamız gerekti. Üstelik kayıt çizelgelerimizdeki kutucuklar çok küçük olduğundan derslerin adını bu kutulara sığdırmak için akşam 5 e kadar süren özel kurslar veriliyordu. "Skolastik dönem ortaçağ felsefesi tarihi metinleri" sözcük öbeğini 4mm ye 10mm alanında bi kutucuğa sığdırdığınızı düşünürseniz işkencenin boyutlarını anlarsınız.
Zor bela yaptırdığımız kayıtlarımızın ardından sıra ders programını almaya geldiğinde korkunç bir gerçekle karşılaştık. O anı hafızamdan silemiyorum. iki ders arası tam tamına 4 saatlik bir boşluk vardı. Birbirimize sarılıp ağladık, o hengamede gözümüzden kaçan daha da acı bir gerçek vardı üstelik. Derslerden biri 8:45 teydi... Daha şimdiden (6'da uyanmayı başaramayacağımıza göre) herbirimizin o dersten kalacağını garantiydi.
İkinci sınıfa geçerken ilk kaybımızı verdik. Birinci sınıf ders saatlerinin hepsi panoya asılmadığından bi arkadaşımız, bazı derslerin varolduğunu farketmeyerek zaten düşük olan ortalamasını daha da düşürmüş ve çapraz gitme ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Tabi ki arkadaşımızın kaldığını öğrenmek kolay olmadı. Okuldaki bütün yetkililer kalma prosedürü için farklı açıklamalar yapıyordu. Bir hafta sonra okulun kalıp geçme prosedürünü aslında hiçbirinin tam olarak bilmediği ortaya çıktı. Okulda geçme kalma presedürünü yalnızca tek bi kişi biliyordu! Onu bulmak için tozlu binanın derinliklerine inip kocaman bir kapıyı zorlukla ittik. Kimbilir kaç yıldır burada kıpırdamadan duruyordu öğrenci işleri başmüdürü? Bize hangi şartlarda kalındığını anlattı ve arkadaşımızı birinci sınıfta bırakıp gitmek zorunda kaldık. İkinci sınıfa geçtiğimizde herzamanki gibi zahmetli kayıt işlemimizi yaptırmaya koyulduk yine ikametgah yine hocalardan imzalar.. Biz bunlarla uğraşadururken bi gün okulun kameralarla donaltıldığı ortaya çıktı. Bütün bunlar ne demek oluyordu?
İkinci sınıfı atlatmak çok zor oldu. Dünyanın en sıkıcı dersi olan islam felsefesi tarihi hocası yoklama alıyordu ve bu da yetmezmiş gibi derste kitap okumamıza izin vermiyordu. Zorla arabistan çölündeki develerin gözünün yapısını dinlemek zorunda kalmıştık. O anlamsız şeyleri kafamdan nasıl atacağımı inanın hala bilmiyorum. Bunun yanında iki ders arasındaki dört saatlik boşlukta zamanı geçirmek için birşeyler yapmak gerekiyordu ama okulun berbat yiyeceklerin satıldığı tıkış pıkış kantini bize bu konuda yardımcı olamazdı. Kanserojen bardakta köpüklü çay içmekten hepimiz sıkılmıştık zaten. Taksim hem gidebileceğimiz kadar yakın hem dönemeyeceğimiz kadar uzaktı. Okulun etrafında ise oyalanacak tek bir düzgün yer yoktu. O dört saatlik boşluk gün geçtikte büyüyerek dokuz saat halini almaya başladı. Biz de kah kantinde eldiven pornosu çekmek, kah bardağın içine uzaktan taş sokmaya çalışmak gibi acaip yöntemlerle bu boşluğu doldurmaya çalıştık ama olmuyordu vakit bi türlü geçmiyordu, hepimiz burda tıkılıp kalmıştık. Kötü espiriler havada uçuşuyordu, konunun dönüp dolaşıp replikasa gelmesi ise dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Arkadaşlarımın teker teker gözlerimin önünde delirişini izliyordum ama ben de yavaştan delirdiğim için deliliğe alışıyordu insan. Zaman zaman gözümüz etraftaki kameralara ilişiyordu, bi arkadaşımın dediğine göre bahçede bile varmış bunlardan.
Üçüncü sınıfa geçtiğimizde ilk iki sınıfta olanların yanında yeni zorluklar da belirmeye başladı. Artık seçilecek ders koymuyorlardı bize. Edebiyat fakültesindeki bütün bölümleri dolaşıp teker teker ders dilendik ama hiçbiri bize ders onayı vermeyi kabul etmiyordu. Sonunda fizik tarihi adlı alakasız fen fakültesi dersini alarak konuyu halletmeye çalıştık. Bu ders fen fakültesi binasında olmasına rağmen biz edebiyat fakültesi öğrencilerini fen kapısından sokmuyorlar, upuzun bi yolu o soğukta yürütüp edebiyat binasının içinden fen binasına geçmeye zorluyorlardı. Bunun yanında üçüncü sınıfta hocalar kendilerini iyice salmış, vize ve final notlarını asla açıklamamaya başlamıştı. Vize notlarını finallerden sonra; final notlarını da bütünlemelerden sonra astıkları için pek çok arkadaşımızı daha alt sınıfta bırakmak zorunda kaldık.
Bu sene dördüncü sınıftayız, bir şekilde kaydımızı ve ders seçimimizi tamamladık ama bu dört yılda hepimiz yaşlanmış, pek çoğumuz alkolik olmuştu. Ders programına göz atarken birden beynimde bi şimşek çaktı. Kendi kendime söyleniyordum ki: "Salı günü 8:45 de ders var, bi sonraki ders 13:15'te. 8:45'e gidersek o saate kadar napıcaz çok merak ettim şimdiden. Hey dur bi dakika! Okula niye kamera koyduklarını şimdi anlıyorum. Bütün bu ders aralarındaki dokuz saat boşluklar, kayıt zorlukları, ders işkenceleri..."
Hepimiz korkunç bir deneyin parçalarıydık. Hiçbir aktivite olanağı sağlanmadığı takdirde kampüste 9 saat yaşam nasıl sürdürülür, bunu deniyorlardı üstümüzde.

Wednesday, October 31, 2007

nebeklersinkiler

bugün bi felsefe öğrencisi sorumluluğuyla saint antuan kilisesinden tevrat ve incil aldım. bunu yaparken kiliseyi bi milyon iki yüz elli bin kadar dolandırdım çünkü başka bozuğum yoktu. sonra çantası kutsal kitaplarla dolu biinsan olarak mecburen din adamı gibi davranmaya başladım. yanımda ise az önce yanfülüt ve nota sehpası aldığı için elinde iki adet siyah çantaylala, suikastçi gibi dolaşmak zorunda kalan bi melis vardı.

din adına bi kaç adam öldürdük. ben melisin öldürdüğü insanların başında incilden ve tevrattan bikaç bölüm okudum. sora biriki mucize yaptım. yaya ışığını 95 ten 26 ya düşüdüm.

taksimdeki bu kutsal görevi tamamladıktan sora otobüse bindim. önümde benim yaşlarımda bi erkek oturuyordu fekat ben hayatımda bu kadar dedikoducu bi insan görmedim. yol boyunca birilerine telefon edip başka birilerini çekiştirdi. yok sezgin böyle yok özgün şöyle. adama parasını biz veririz dedik gitmiş dokuz yüz yuroluk uçak bileti almış, zaten yahudi bu adam nebeklersinkiler falan... tevratla vursaydım kafasına yeriydi.

Saturday, October 27, 2007

Arbeit macht frei

Geniş bi sokakta yürüyordum,karaköy vapuruna gidecektim. Aniden sağanak yağmur başladı. Sırılsıklam oldum, adımlarımı hızlandırdım. Pek de dolu olmayan vapura apar topar bindim. Hava yeni kararmıştı. Saçlarımdan şıpır şıpır sular akıyordu, sümüklerim de akmaya başladı. Cebimden selpağı çıkarmaya çalışırken mp3 player'ımın kablosuna elim dolandı ve kulaklıklardan biri kulağımdan çıkıverdi. Bir yandan da vapur dışarıya göre daha sıcak olduğu için terliyordum. T-shirt'ümün üstünde hırka ve ince bir mont vardı. Montu çıkarmam için önce sırt çantamı çıkarmam gerekliydi ama mp3 player'ım sırt çantamın ön gözünde olduğu için durum baya karışıktı...
Önce selpağa ulaşıp sümüklerimi sildim, sıralama önemliydi. Sümükleri sona bırakamazdım, ardından mp3 playerın kulaklığını tekrar kulağıma taktım. Tek kulaklıkla geçen saniyelerin ne kadar huzursuz olduğunu eminim tahmin edersiniz sonra çantamın ön gözüne uzanarak mp3 player ı ordan çıkarıp masanın üstüne koydum. Neyseki vapurdaki masalı kısma oturmuştum bu durum bana destek sağlıyordu. Sırt çantamı da kolayca çıkarıp yere koydum. İyi gidiyordum. Çantamı yere koyarken çantalarını, yerlerin pis olduğunu düşünerek yere koymayan insanları hatırladım halbuki ben belki de eve gidince, az önce yere koyduğum çantayı yatağımın üstüne fırlatabilirdim. Gözle görünmeyen pislik pis değil midir? Bu ihtimali düşünmek muhtemelen geleceğimde, çantayı evde fırlatacağım doğrultuyu değiştirdi.
İyice terlemiştim. Montu çıkarmaya koyuldum ama fermuarı açarken boynuma doladığım eşarp fermuara sıkıştı. Onları ayırmak için enerji harcadıkça daha da terliyordum fakat mümkünatı yok ayrılmıyorlardı. Böylesine terleyerek yaşayamazdım. Belki de en iyisi önce içimdeki hırkayı çıkarıp yolculuğun geri kalanında fermuar-eşarp ikilisiyle uğraşmaktı. Ellerimi montun içine sokup hırkanın düğmelerini açtım sonra hırkanın bir kolunu montun dış kısmından çekerek kolumdan kurtardım. Hırkanın diğer kolu içinde aynı şeyi denedim fakat çıkmıyordu biraz zorlayayım derken hırka yerine montun kolunu çıkardım yanlışlıkla. Düğüm olmuştum. Vapurun büfesinde çalışan adamlardan biri ilgiyle beni izlerken, diğeri acıyan gözlerle bakıyordu. Neredeyse gelip yardım edecek kıvama gelmişti. Belki hep birlikte uğraşırsak başarabilirdik diye düşünüp umuda kapıldım ama kimse bana yardıma gelmedi. Bu işte yalnızdım. Bütün bu eşyalar bana aitti ve ben onlarla baş etmeyi öğrenmeliydim artık. O sırada hırkanın kolunun çıkmamasının nedeninin hırkanın bi düğmesini açmayı unuttuğumdan kaynaklandığını farkettim. Dikkatlice o son düğmeyi çözüp, hırkanın diğer kolunu da kolumdan kurtardım. Montun altından hırkayı çekerek onu dışarı çıkarmayı başardım. Geriye bitek fermuara sıkışmış fular kalıyordu. Arkama yaslanıp fermuarı hafifçe aşağı yukarı oynatmaya başladım, iyice sinirlendikten sora bu sfeer hızlıca aşağı yukarı oynatmaya başladım, sonunda düzeldi. Montu sandalyemin arkasına astım; gülümseyerek büfeciden bi sahlep istedim.

Wednesday, October 24, 2007

çılgın battaniye

"Hoparlör"ün fişini leftafıma takarken kafamı bardağa soktum. bardağın yanındaki "sürahi"nin boş olduğunu farkedince "damacana"dan su doldurmak üzere mutfağa gittim. mutfaktaki "kalorifer"in üstünde bi takım kıyafetler tespit ettim. şüphesiz ki çamaşır yıkanmış bu gece. sanırım dedektifliğim üzerinde diye düşünürken bi yandan da hoparlör, sürahi, damacana, kalorifer kelimeleri çok acaipmiş. bunları cümle içinde kullanırken nedense çocuklara yeni kelimeler öğretmeye çalışan bi ilkokul öğretmeni gibi
hissettim kendimi.

Wednesday, September 12, 2007

Yatak


Dün yaşadığım çağla azıcık barışır gibi oldum sanırım. Ölü ozanlar derneğini izleyip (izlemeyen bi ben kalmışım dünyada) kendi gözyaşlarım ve sümüklerimde boğulunca dedim ki, şimdi bu çağda yaşamasaydım bu filmi izleyemezdim, ne nightmare before christmas olurdu ne mulholland dr ne shawshank redemption ne biliym. Ayrıca Dolorian'a, Anekdoten'a, Shining'e de bu çağda tanık olabilirdim sadece. Hem geçmişteki hem şimdideki herşeye ancak bu çağda ulaşabilirdim. Bi yandan Beethoven'dan bi yandan Devil Doll'dan ilhamı ancak bu çağda alabilirdim. Sanırım memnuniyetsizliğimin nedeni teknolojinin dozunda kullanılmamasıydı. Ya da madalyonun diğer yüzünü sevmiyorum arabalar falan. Metro kalsın, araba gitsin; winamp kalsın, msn gitsin gibi şeyler. Traktörle uçağa da lafım yok, kalsınlar.

Bu arada geçen gün gastede bi yazı okudum, çocukların televizyon bağımlılığıyla ilgili baya hoş bi analiz gibime geldi durun pastle'liyim: Bunun çeşitli nedenleri olabileceğini belirten Landhuis, televizyondaki hızlı sahne değişimlerinin, henüz gelişimini tamamlamamış beyin üzerinde, gerçek hayatta olanların çocuğa sıkıcı gelmesi şeklinde etki gösterebileceğini belirtti. Landhuis, "Dolayısıyla, çocuk televizyon seyreden çocuk, okul ödevleri gibi daha sıradan ve yavaş ilerleyen görevlere karşı tahammülsüz olabiliyor.
Gerçek hayat yavaş hakkaten de, televizyon, bilgisayar çok hızlı. Ayrıca gerçek hayat sessiz aslında, şehir çok gürültülü.



Not: Alttaki resmi çok eskiden paintte yapmıştım, üstteki fotoğrafı da az önce çektim.

Monday, July 30, 2007

Dönen bişeyin üstünde yaşamak yeterince saçma değil mi?

Balkonun kapısından bi karasinek hızla içeri dalıp; masanın üstündeki, yarısına kadar sütle dolu bardağın içine düştü. Çırpınmaya başladı. Önce biriki bakıştık, "kendini kurtarır o ordan" diye düşünüp işime devam ettim, sora baktım ciddi ciddi boğuluyo, elime sabah yediğim cornfleksin pis kaşığını aldığım gibi sineği sütten çıkarıp peçetenin üstüne attım. Üstü başı yapış yapış olmuştu. Benden başka kimsesi olmadığı için onun böyle yapış yapış bi halde kalmasına gönlüm elvermedi, banyoya götürüp dikkatlice yıkayıp kuruladım. "Hadi özgürsün artık küçük sinekçik" dedim, sol kanadına bi öpücük kondurdum. Uçup omzuma kondu. Neşeli vızıltılarıyla etrafımda dönüp şarkılar söyledi bana bütün gün. Ertesi gün okuldan eve geldiğimde küçük sineğimi su dolu sürahinin içinde buldum, ölmüştü. e napalım başında mı beklicektik 24 saat.

Wednesday, July 4, 2007

balıklar ve eşekler



battı ballık yan gider cümlesini ilk kuran kişiyle tanışmak istiyorum. son zamanlarda batmış balık gibi davranmaya başladım. aslında buna hayatının iplerini bırakmış balık desek daha doğru olur. felsefi kavramlarla söylersek kendi diyalektiğini kendi oluşturmayan balık ya da piskolojik terimlerle "dış kontrol odaklı" balık da diyebiliriz.

okyanusun dibi çok enteresan biyer diye düşünmüştüm bi ara. hala öyle düşünüyorum da, bi ara bunu çok sık düşünmüştüm. böyle güzel güzel renkleri olan transparan balıklar var ve bi balıkla göz göze gelince onun gerçekten seni hiç umursamadığını anlarsın, bu sana garip bi huzur verir... peki sen hiç bi martıyla göz göze geldin mi sevgili blog okuru? ben gelmiştim vapurda, sonra da gülme krizine girmiştim çok komik bakıyolar gerçekten ama kargalar çok pis bakar.
okyanusun dibindeki rengarenk balıklardan biri de balon balığıdır. zaten komik bi görüntüye sahip olan bu balık düşmanını görünce adeta bir balon gibi şişer (daha komik olur şişince). şu an hala askerlik işkencesine maruz kalan çok sevgili abicimle izlemiştik bu belgeseli sanırım aah ah hatta ben o balığın resmini de yapmıştım abimin bilgisayarında duruyo ama abimin bilgisayarını bozduğum için kendisine ulaşamam şu anda. neyse yine aynı belgeselde bi de kaya taklidi yapan balık vardı o da baya ilginçti. kaya kaya duruyo bildiğin sora kendisinden küçük bi balık gelince birden ağzını açıp yutuyo çok şerefsiz bi balık aslında. yıllarca odanda duran dolabın bi gün ağzını açıp seni yemesi gibi bişey. 

Tuesday, June 12, 2007

Salatalık

canım salatalık istemişti dün, evde yoktu. bugün okuldan dönüşte tam saraçhaneye indim, otobüsüm geldi. normalde ordan bindiğimde en az 15 dakka bekliyodum. sonra yapmaya yeltendiğim şeyler aklıma geldi, şöyle bi düşündüm: demekki yolda pil almaya kalksaymışım kaçırcakmışım, kapıdaki görevliye "artık burdan geçiş var mı edebiyata" die sorsaymışım kaçırcakmışım, sınavda yanımda oturan arakadaş sınav sonrası lafı biraz daha uzatsa kaçırcakmışım, merdivenleri yavaş insem kaçırcakmışım. ben karışıya geçerken hep yeşil değil de ara sıra kırmızı da yansaymış kaçırcakmışım...
neyse asıl başka bişey anlatmak istiyorum ben canım salatalık istemişti dün. otobüsü güzel yakaladım da sonra gittim salak gibi en öne oturdum, güneş tam bana geldi, piştim yol boyunca. zaten önce orta kısımlarda bi yerde oturmuştum. genelde nedense en önün tehlikeli olduğunu düşündüğümden oraya hiç oturmam. bi kaza durumunda en fazla hasarı onların alıcağına dair bi inancım var. hatta hafif bi kazada otobüste kimseye bişey olmaz onlara olur kafayı cama gömerler diye düşünüyodum. bugün orta kısma oturduktan sonra lan hadi bugün de ben öne oturiym dedim. iki katlı otobüsün en önü güzel oluyo çünkü önünde cam var sırf dışarıyı görebiliyosun istediğin kadar ama meğersem tüm zamanların en güneşli saatini seçmişim bunu yapmak için. sonra hesapladım otobüsteki açısal olarak en fazla güneş alan koltuk benimkiydi. şıpır şıpır terledim sonra koltuğa yapıştım. otobüsten indikten sonra da götümde bi ıslaklık vardı. önce orta kısımda bi yere oturup sonra anibihareketle öne geçtiğim için terlememe rağmen sonra tekrar başka bi yere oturamadım. otobüsteki bütün koltuklara teker teker oturmaya çalışan delirmiş biinsan imajı çizicek cesaretim yoktu. ayrıca sıcaktan çok mayıştığım için de üşenmiştim. yoksa teker teker hepsine oturucak cesaretim de olur uygun sıcaklıklarda.

neyse canım salatalık istemişti dün. onu anlatıcam kaç saattir. otobüsten indim uyum markete gittim. salatalık havuç ve bir bağlam roka aldım. eve gittim onları bi güzel yıkadım doğradım domates falan derken salata haline getirdim. havucun etrafındaki acı tabakayı bıçakla kazırken hep havuçlar yüzüme sıçradı sonra baktım aynaya nedense turuncu olmamışım halbuki bana çok sıçradı gibi gelmişti. sonra ilk defa yemek görmüş insan ilkelliğiyle yedim onları, çok haz aldım bu sebzeli saatlerden. katırkutur sesler çıktı böle yer yerimden havuçlu sular falan aktı. mausun üstüne domates düştü klavye zeytinyağı oldu. bütün bunlar olurken yaklaşık 5 kişiye hello bıgı bigi dütdüt falan yazdım kimse cevap yazmadı.

şimdi blog yazıyorum hepsinden cevap gelio teker teker ama artık çok geç, ben ders çalışmaya gitçem.

Saturday, June 9, 2007

Thomas Aquinas

Hayat insanın ders çalışamaması için elinden geleni yapıyo bence diye düşünürken aquinalı thomas yavaşça kapıyı vurdu. "Geeal" dedim, biraz çekinerek içeri girdi. Ortaçağda ruh ve beden ayrımı yaptığı için özür diledi benden. Bu yaptığının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünememiş. İstersen ödevi yapmana yardım edebilirim dedi. "Ya thomas git 4 tane sınavım var senle mi uğraşçam" diyerek azarladım, rahatladım. Ağlamaya başladı. Ağlayınca üzüldüm tabi çok. "Ağlama tomas bunlar sana komas" dedim. Biraz iğrenir gibi baktı bana, hemen konuyu değiştirdim. "Ödevi sonra yaparız önce benim bi kantı öğrenmem lazım, sen çalıştırır mısın"dedim. Valla ben ortaçağda olduğum için yenileri bilmiyorum ama biraz beklersen kendisini getirebilirim buraya dedi. "Yok istemez, beni kantla falan muhattap etme şimdi neyse gel bari skolastik ödevimi yapalım"dedim, bilgisayarın başına geçtim. Thomas kendisiyle ilgili ders notunu alıp yatağa uzandı. Amma dolambaçlı anlatmışım kendim bile anlamadım, en iyisi sen kendin yap bu ödevi ben hiç kafanı karıştırmiyim dedi. Sinirlenip aldım ders notunu elinden. Biraz sohbet etmeye çalıştım."Cehennem nasıldı tomas, ruh öldükten sonra anlama edimini gerçekleştirebiliyo muymuş bari" diyip güldüm. Tomas bu soruya cevap vermedi yine ağlamaklı oldu, ben yine üzüldüm, gittim saçını falan okşadım. "Üzülme ya sen de kendi çapında bişeyler yapmışsın" dedim, "Eminim yazdığın metinleri anlıyabilenler seni çok takdir etmişlerdir." Gerçekten anlıyan var mıdır diyerek umut dolu gözlerle baktı. "Vardır tabi olmaz mı" dedim, kendim bile inanmamıştım bu söylediğime. Cennete gidebilmem için metinlerimi birinin anladığını kanıtlamam lazımmış dedi, yere düşünceli bi bakış fırlattı. "Tamam üzülme, sen çık dolaş ben hallederim" dedim. Çocuklar gibi sevindi, zıplaya zıplaya dışarı çıktı. Ben de ders notunu alıp dikkatli bi şekilde okumaya başladım.

Thursday, May 17, 2007

Bi hoşçakal bile demeden geçip gittin be zaman

Geçen gün mahmutun dersinde bi anda farkettim hayat çok hızlı geçiyo lan. (Bunu farketmemin dersle bi alakası olmadı tabi);(aslında oldu yaa, derste o kadar sıkıldım o kadar gitmek istedim ki orda daha fazla vaktimi harcamakla kendimi mutsuz ettiğimi anladım, daha mutlu olucağım şeyler yapmak istediğimden emin oldum, bu da beni zamanın kullanımı üzerine derin düşünmeye yöneltti.)

Bi sürü günümüz var sanıyoruz hepsi bi şekilde geçiyo ama. Geçiştire geçiştire başımızdan savıyoruz hepsini, aanı kurtaralım derken günü öldürüyoruz. Farkettim ki yapılması gereken milyonlarca şey bulunması gereken milyarlarca cevap var ve zaman bitmiyormuş gibi gözükmesine rağmen belki yapacaklarımızı sığdıramayabiliriz bile. Bunu farkettiğimde hiçbişey yapmıyo olduğum gerçeği her zamankinden çok daha acıtarak çarptı yüzüme. Garip bi şekilde "vaktimi buna harcayamam" diyen acele eden insanları anlamaya başladım. Halbuki benim bütün saçmalıklar için vaktim vardı. Günde 12 saat okey oynayabilme başarısını göstermiş biriydim.

Tabi bu konuda kendime yüklenecek değilim, benim yapabilirliğimi etkileyen pek çok sebep oldu. Motivasyon eksikliği, bazı cevapların bulunamaması, ilgi alanı sorunu, gelmeyen ilham ve en önemlisi ne yaparken mutlu olduğumu doğru bi şekilde tespit edememiş olmam.. Bunun yanında zamanın sandığımdan hızlı geçtiğini hala fark edememiş de olabilirdim tabi. O gün gitmemeye çalıştığım derse gitmemiş olsaydım belki bu sıçrama daha yavaş olucaktı.

Ya ama yine de insan acıyor geçen zamana. Baksana okulun bitmesine 1 sene kalmış bu 4 yıllık periyotta ne yaptım ben? Ne adam akıllı bi felsefe okuması, ne bi ödev, ne bi buluş. Anca 3. sınıfta bi jeton düşmesi yaşadım işte, umarım bu düşüş beni daha verimli günlere sürükler...

Tuesday, May 8, 2007

Askerdeki abinin cevabı

Çok sevgili tek kardeşim Düdüm,
Sen o mektubu yazarkene dikkat ettim haggaten ben çok uzaklardaymışım.Di.Bak mektup böyle bişey olmasına rağmen di mi ye di diyebiliyoruz. Neyse, siz beni beyaz şeye peçetelik örneğini vermemle hatırlıyosunuz, ben seni saçı başı dağılmış gecenin 4'ünde şapşal şapşal bakarken hatırlıyorum hehe:) Ben gittikten sonra arabayı neden aradığınızı da anlayamadım, arabayı otoparka bırakmıştık, keşke ilk otoparka baksaydınız:p
Annemle konuştum Merlin Mensın konserinde hasta olmuşsun. Merlin nasılmış? İyi miymiş? Bir eksiği gediği var mıymış?
Evet tahmin ettiğin gibi burası çok net. Sabah kalkıyoruz, akşam da yatıyoruz. Başka bilgi veremiyorum çünkü burası terör bölgesi, dışarı bilgi vermek yasak. Sen sabah kalkıp akşam yattoğımızı da duymamış ol, sorarlarsa öğlen uyuyo gece kalkıyolarmış falan dersin. Kozmik ışınların dün geldi sağolasın. cam açıktı, kapının ötesinde, çöplüklerin orda, domuzların arasından geçip gelmiş. Evet burda domuzlar var, bazen dağlardan demirlerin önüne kadar geliyolar sohbet ediyoruz.
Bunun dışında bugün bizim askerdeki 12. günümüzdü. Bu durumda şafak 144 oluyor. yani güneş 144 defa doğucak sonra ben gelicem. Böyle söyleyince çok uzun geliyor, aslında nasıl söylersen söyle çok uzun geliyor, olsun. Çok değerli komutanlarımız sağolsun onlar sayesinde günlerimiz çabuk geçiyor. Bu mektubu hangisi okuyacak bilmiyorum, çavuş da dünya tatlısıdır evet, neyse.
Ben en çok tuvaletimizi özlüyorum, alaturka tuvalete bir türlü alışamadım. Herkes gün sayıyor ben tuvalete girişimi sayıyorum, bugün 3 oldu. 48 defa daha yapınca evde olucam:p
Ayıp olmasın seni, annemi, babamı da özlüyorum. Şaka maka senelerdir ilk defa bu kadar uzakkalıyoruz, 6 ay felan.
Burda evli çocuklu benden ufak insanlar var. Nişanlı adamlar var. Hiçbiri benim gerizekalı eski yeni kız arkadaşlarım gibi değil. Fedakar falanlar lan?!
Neysem yavaş yavaş alışıyorum disipline, yalnızlığa, insanlara. Daha ikinci haftadan değiştiğimi hissediyorum. Hayatımda vazgeçilmez olan pek çok şeyin yokluğuna alıştım. Döndüğüm zaman daha çok kitap okuyacağım, Bilge Adam'a gideceğim, takım bulabilirsem amatör ligde oynuycam.,öyle.
Neysem... İlişkiteki fotoda benle manga arkadaşlarım var. Lütfen resmimden korkmayın olur mu? Ben iyi bir insanım.

Ömer

Saturday, April 21, 2007

Askerdeki abiye mektup

sevgili tek abiciğim ömüş
sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım desem abartmış olmam di mi? di mi diyorum ama sen di diye koyamazsın lafı şimdi çünkü mektup böle bişiydi, sorduğun sorularla başbaşa kalıyosun yankılanıyo di mi mi mi mi diye. o yüzden emesen diye bişey var. gerçi orda da yazdıklarımız gitmiyo daha feci. o zaman gugul tolk. neyse ne diyodum ha sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacam diyodum ama bu mektubu yazarken aslında ben burdayım uzaklarda olan sensin. sen mektubu okurken de sen orda olmuş oluyosun uzaktaki ben oluyorum. çok karışık di mi mi. ayrıca ben bu mektubu okurken o zaman kim mektubu okurken kim uzaklarda oluyo belli diğil. neyse daha az karışık şeylerden bahsedelim.
sen gidince enteresandır nickfallin hiç online olmuyo aranızda bi bağlantı olduğundan şüfeleniyorum. tam şu an resmen saçmaladım farkındayım ama kusura bakma biliyosun ki seni, beyaz şeye örnek olarak peçeteliği göstermenle hatırlıyoruz. bütün bunlar sana az bile diye düşünüyorum ben şahsen. lütfen gözlerini aç artık bu dünyada daha beyaz şeyler de var. mesela sahlep mesela kar ne biliym bulut falan ardından daha iğrenç bi espiri daha yapmıştın, neyseki onu unutmuşum peçetelik daha sarsıcıymış demekki.zaten sen uçağa bindikten sora arabayı bi türlü bulamadık. Giderken son bi gol atiym dedin sanıyorum ki.
bu aralar nedense konu sürekli askerlere ve çadırlara geliyo. 2 temmuzda 4 günlük bi festival var marilyn manson beni görmeye geliyomuş ona gidicez su tabancalarımızı alıp. sanıyorum siz gerçek tabancalarla uğraşıyosunuz çok banal. festival için çadır lazım tabi fekat ben çadırımı arkadaşa vermiştim. o arkadaşta başka bi arkadaşa vermiş çadırı, verdiği arkadaş askerde olduğu için çadırıma şu an ulaşılamıyor. ama başlangıçta benim çadırım verdiğim arkadaşta şu an başka bi arkadaşın çadırı varmış. o çadırın sahibi arkadaş da askerde. istersen onu verim sana dedi ne anlatıyorum ben ya. askerler ve çadırlar.
gördüğün gibi burda herşey çok karışık. eminim orda çok minimal bi ortam vardır. herşey çok netir. 5 aylık izolasyon döneminizin tadını çıkarınız. sana burdan bi takım enerjiler yolluyorum alıyosun işallah.almıyosan kozmik kapılarını biraz aç alırsın. şimdilik benim söyliyceklerim bu kadar. burdan bu mektubu okuyan herkese selamlarımı iletiyorum. kendinize iyi bakın efendim. mutlu olun.

Friday, April 6, 2007

:)

mutluyum..

Wednesday, March 28, 2007

Ne teyzesi ayol, armutum ben

Kafamın gerçekten karışık olduğu bazı durumlar var. Mesela hala 12. katta oturuyo olduğumu kabullenmiş değilim. Bi yandan 2007 de istanbulda doğmuş bi insanın doğasının şehir olduğunu düşünüyorum, çünkü insan uyum sağlama özelliğine sahip bi mekanizma. Bi yandan da ormanda açık arazide, verimli bi doğada; yoğun bi şekilde hiçbi şeye ihtiyaç duymadığımı daha huzurlu, daha akışta olduğumu biliyorum. O zaman 12. katta geçirdiğim her saniye kayıp gibi geliyo. Çok karışık bi durum. Bazen hava soğuk dışarı çıkmiyim diyorum bazen de şehrin bize sunduğu istediğinde dışarı çıkmama şansı fazla bi lüksmüş gibi geliyo. Yani hem bana sağlanan kolaylıklardan faydalanmak istiyorum hem de daha doğal olmak istiyorum. Daha doğal olmak daza az teknolojik olmakla eş değer. Bizim için geri dönüş olmadığını düşünmek ise korkutucu geliyor. Herşeyin temelinde bu sorun var. Kafama fazlaca takılan herşeyin sorumlusunun burda kısılıp kalmış olmam olduğuna karar veriyorum. Buna ne cevap versem herşeyin temeli değişiyor. Aslına bakarsan hayalimde şöyle biyer var. Alt katında, üst katında insan olmaması. Yani apartman işini kökünden kazımak istiyorum. Aynı zamanda ağaçlara ihtiyaç duyuyorum. Pencereden baktığımda görmek istediğim bina değil doğa. Buna gerçekten ihtiyaç duyuyorum, herkes benim kadar yoğun hissediyor mu bu duyguyu merak ediyorum. Onun dışında kitap olsun, güzel filmler olsun, ne biliym sevdiğim insanlarla falan vakit geçiriym. Makarna yerim, şarap içerim idare ederim, hayat kötü bişey olmaz yani. Ama şu durumda bi alışveriş merkezinden 10 dakka geçiremiyorum ben. Gerçekten katlanamıyorum. Ne oraya ne ordaki insanlara. Bugün beş dakka alışverişe gidiym dedim. Kadın çocuğuna kızıp şak die geçirdi bi tane. Dayanamadım terk ettim olay mahalini. Katlanma eşiğim gittikçe düşüyor. Bi sürü canavar insan var, çocuklarını da canavar olucak şekilde yetiştiriyolar. Zaten böyle düşününce tarihe yön veren insanların hepsi de birbirinden iğrenç. Hepsi birbirinden egosantrik, hepsi birbirinden savaş yanlısı. Böyle ilkel basit mekanizmalar. Hırs, nefret, intikam gibi değersiz duygulara yenilip duran aptallar topluluğu. İşin kötüsü yaptıklarına inanıyorlardı muhtemelen. İyi gözle bakmaya çalışıyorum daha mutlu bi hayat sürmek için sevmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. Bi insan acı çekmenin kendisi için acı verici olduğu kadar başka biri için de acı verici olduğunu ve bu ikisinin aslında hiçbi farkı olmadığını tek farkın senin o olmadığını nasıl anlıyamaz hayret verici bi olay. Kristof kolombun günlüğünde olduğu iddia edilen şu yazıya bakın:
"Kızılderililer son derece dürüst,sade ve eli açık insanlar.Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar.Kötülüğün ne oldugunu hiç bilmiyorlar,çalmıyorlar,öldürmüyorlar.KomŞularını kendileri kadar çok seviyorlar.Dünyada onlar kadar tatlı dilli insan yoktur,her zaman gülüyorlar.Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istedigimizi yaptırabiliriz.."

Sunday, March 11, 2007

Kozmik Denge Ekibi

"Dünya üzerindeki en yoğun kötü enerji burda toplanmış, ne var burda görmek istiyoruz." diyerek odaya girdiler. Yaklaşık 15 kişi. Yatakta bi kız oturuyordu. Kalabalığı görünce yorgun bakışlarına biraz şaşkınlık karıştı. Önde duran kadın elindeki listeyi okumaya koyuldu.
"Güvensizlik, tedirginlik, ihanet, karamsarlık, yanlış sezgiler, sadistlik, pişmanlık, endişe, kararsızlık, saplantı, delilik, suçluluk duygusu, kısır döngü, umutsuzluk, özellikle de yoğun bir korku bulutu var çatınızın üstünde hatta koşulsuz bekleme hali içerisindesiniz"
arkasındaki görevli, "Şuraya bak mutsuzluklar huzursuzluklar havada uçuşuyor" dedi düşünceli bi şekilde.
Ardından görevli kadın kızla konuşmaya başladı
"Bayan, sizi derhal burdan çıkarmalıyız. Burda yaşamanız mümkün değil. Biz bu kötü enerjiyi evrene dağıtana kadar biraz dışarda bekleyin"
"Hayır, hayır dışarı çıkamam. Bu benim kendi kötü hayatım. bunlar benim yaptıklarımın, yaşadıklarımın sonuçları. hepsini hakettim ben, cezamı çekmeliyim"
"Bakın burdaki kötü enerji, limitin çok üstünde. Bugüne dek ölçülebilmiş olanların hepsini fazlasıyla geçiyor. Artık hep daha kötüye gidecek. Biinsanın tek başına bunları dağıtması mümkün değil. Çıkın hava alın biraz, biz düzeltelim hayatınızı"
"Çıkamam, yapamam ühühü yapamayanım ben, yapamıyorum"
"Görevliler! bayanın dışarı çıkmasına yardım edin."
Görevliler kızı apartopar kolundan yakalayıp dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bu kadar baskıya dayanamayan kız bayılıverdi dışarı çıkınca kendine geldi ve uzun zaman sonra tekrar güneş ışığıyla karşılaştı. Burası içerisi gibi karanlık değildi. Sanki canlı birşeyler vardı. Bir yerlerden neşenin ve mutluluğun kokusu geliyordu.
Odadakiler ise, odanın kötü enerjisinden dolayı teker teker bunalıma girmeye başlayınca merkezden geçici olarak oksijen maskesi, mutluluk teması içeren birkaç tablo ve neşeli müzikler getirttiler. Öncelikle etrafa atılmış, karamsar yazılar içeren kağıtları ve defterleri odanın dışına çıkardılar. Evin önündeki meteor çukurunda bunları yakıp, içlerindeki kötü enerjinin duman halinde evrene dağılmasını sağladılar. Ardından bilgisayardan okeyi ve spider soliteri sildiler. Msn ve google historilerini bulup onları da sildiler. Bi kaç siteye erişimi engellediler falan. Fotoğrafların olduğu klasöre girince baktılar böyle olmicak bilgisayarı bozup kurtuldular. Bozulunca onu da attılar dışarı. Zaten bilgisayarı odadan çıkarınca kötü enerjinin yarısı gitti. Geri dönüp gözyaşlarıyla ıslanmış mendilleri ve karanlık geçmişle dolaysız bağlantısı olan bi kaç parça eşyayı poşetlere doldurup hepsini meteor çukurunda yaktılar. Külleri uçakla çeşitli ülkelere yolladılar. Son olarak anti-kötüenerji formüllü deterjanla eşyaları iyice silip dip köşe iyi bi temizlik yaptılar, havalandırdılar orayı. Merkezden umut, cesaret, motivasyon, istek tetikleyicisi, güzel hayaller, güven huzur falan böyle olumlu enerjiler içeren bi oda spreyi getirtip duvara astılar. Bu sprey kız kendi güzel gerçeğini oluşturana kadar odayı idare edecekti. Şöyle bi etrafa baktılar unuttuğumuz bişey kaldı mı diye. Yoktu. Tekrar ölçüm yaptılar. Durum gayet iyi. Her odada olan bikaç risk bulutu ve biriki zorluk hariç pozitif enerjilerle donanmıştı burası.
Kıza istediği zaman odasına geri dönebileceğini söylemek üzere dışarı çıktılar. Evin yakınındaki parka gittiler. Kız ve görevliler çimenlere oturmuş neşeli bi şekilde şohbet ediyordu. Ekip de yanlarına oturup sohbete katıldı. Kızla biraz konuştular. Mucizelerin var olduğundan, bundan sonra hayatın daha güzel olacağından, herşeyin bu kadar zor olmayacağından falan bahsettiler. Bu cümleler ilk defa inandırıcı gelmişti kıza. Vedalaşırken,"umarım bi daha görüşmeyiz" espirisini de yapmayı ihmal etmedi görevliler ve onun keyifle yeni dünyasına doğru ilerleyişini izlediler bi süre. Bir görev daha tamamlanmıştı. Sonraki görev yerinin neresi olduğunu öğrenmek üzere ölçüm cihazını çalıştırdılar ve taksime doğru yol aldılar.

Saturday, February 24, 2007

25


Uzun zaman önce sorduğum sorunun cevabıyla karşılaştım geçen gün. "Teomanın felsefe öncesi düşünüş dersnotu gibi olsun istemedim bu sefer?" isimli yazımda geçen, "içimdeki yolculuk die bi sanat yapıtı vardır kesin?" sorusunun cevabından bahsediyorum. mephisto da gezinirken gördüm o kitabı. birinin ürettiği şeye bu ismi koyucağını biliyordum, evet biliyordum!
22 - 26 -> 29
25 - 27 -> 27
24 - 28 -> 29
21 - 22 -> 26
21 = 0 -> 4
25 = 0 -> 0
Gece rüyamda bunlar vardı. bu denklemdeki şifre sayıyı bulmalıymışım. 25 diyerek uyandım.
Sayıların sırrı şu: baştaki 2 sayı arasındaki fark, -lerde 25 e ekleniyor, =de 25 ten çıkarılıyo.
Şimdi bunu yazınca aklıma geldi finallerden sonra da şöyle bi rüya görmüştüm:
göya Oşali die bi islam filozofu varmış. ayhan hoca derste onun doktrinini anlatıodu.
-Oşali nin felsefesindeki en önemli kavram "deymezlik"tir. Bütün sistem bu "deymezlik" ilkesinin uzantısıdır. Hiçbir şey yapmaya deymeyeceği için bişey yapmaya gerek yoktur. Oşali'yi ukalalıkla suçlayan filozoflar olmuştur ama o "siz de haksızsınız" diyerek suçlamayı yapan filozoflara ağzının payını vermiştir. Bu nedenle oşalinin felsefe tarihinde yeri çok büyüktür, muntazam bi öğretisi vardır.
bunun üzerine ben gaza gelip -diğerlerinin haksız olması oşaliyi haklı mı yapıomuş? bu çok saçma bi açıklama. oşali felsefe tarihinde hiç de o kadar değerli falan diğilmiş bence dedim. sora tarih felsefesi dersinde islam filozofu anlatılmasına kıllanarak bu araştırmayı kimin yaptığını sordum.
ayhan hoca,"mahmut kaya çok güzel toparlamış ben ekleme yapmaya gerek duymadım" diyince
-"ohooo bu gidişle biraz zor profosör olursunuz siz. diye koydum lafı.
sinirlenmişim.

Thursday, February 15, 2007

Bitmeyen cümle

Acaba bütün edebiyat aleminin ihtiyacı olan, kabuslarına giren o bitmeyen cümleyi kurmayı bu sefer azimli davranıp başarabilir miyim diye derin derin düşünürken, winampimde çalan saykodelik şarkı karnımın ağrısıyla bir senkronizasyon yakalama eğilimi göstermeseydi o zaman ben bu sarı duvarları vıcır vıcır parlıyan sıcak fakat bir o kadar da soğuk olan odamda yalnız başıma oturmuş, bir resim bir yazı gibi sanatsal akışa girmeksizin, salt kendi özgür irademle internet sayfalarında bir kuş misali süzülebileceğim gibi aynı zamanda acaba bu yazıyı hala okumaya devam eden var mıdır fikrine kapılarak...

Friday, January 12, 2007

Başyapıt

hayat çok garip. başlangıçta annesi babası var herkesin, herkeste var bunlardan bazen yanlarında olmasa da, ekstra olarak bi de kardeşler oluo genelde. abi abla küçük kardeşler gibi çeşitleri oluo. tabi hepsinin olmasının iyi yönleri ve kötü yönleri oluyo. herşey renkli mesela. heryerde bişey var ve hepsinin renkleri değişik, boşlukta bile hava var o olmasa bile onun da rengi var uzay falan. yıldızlar var parlıyolar yukarsı da boş diil aşşası da, diyorum ya heryerde bişey var. hepsiyle oynuyabilirsin hepsini düşünebilirsin. hasta oluyosun renkli bi hap yutuosun iyleşiosun. kayısı suyu içiyorum rengi turuncu. onun yanında kırmızı şeyler var biri oje biri mum. bunlar oyuncaklarımız, bizler bebekleriz. sarı bebek var kaverengi bebekler var kızıl bebekler var. üstümüze bişeyler giyiyoruz oyun gibi işte. paralar var böyle onu verince sana bişey veriyolar ne istiosan çok çeşit var. herşeyi istiyebilirsin heryere gidebilirsin ama sistemler var bi yere gitmek için önce şöyle şöyle yapıp sora onu buna verip ondan bişeyler alıp başka bebeklere vermen gerekebiliyo. acıkınca yemek yenir oyunu var. bilgisayar bile var düşünsene tuşlara basıyosun çok zevkli. şimdi herşeyi yapabilirim ne yapsam ki. yemek mi yapsam yemek yapsam ne yapsam. dışardan mı alsam yemek ilaçlarım var onları iççem mesela o yüzden şarap bira falan gibi oyuncaklarla oynuyamıorum. çok garip kurallar var oyunlarımızın. oyun oynuyamicak kadar büyüyenler ölüyo. ama yeni bebekler doğurabiliyoruz. oynayıp oynayıp gidiyoruz. eğlenceli bişey aslında.

gökyüzünden bişeyler yayo bazen. beyaz olabiliyo su gibi olabiliyo bunlar. beyaz olunca kardanadam yapmak gerekiyo, su yağınca şemsiyelerimiz var onları açıyoruz hemen. nerde hangi nesneyle oynicaanı bilmek lazım. diğer bebeklerle konuşuyoruz. herşeyin şekli var bi de kimisi yuvarlak küp kare dikdörtgen falan olabiliyo. yamuk oluyo bazen şirin oluyo. simetrik olan var asimetrik olan var. büyüğü küçüğü olabiliyo herşeyin. çok büyük çok küçük olan şeyler komik bile olabiliyo. komik var bi de düşünsene. gülüyosun ihihih diye ses çıkarıyosun. kelime falan da var güzel şeyler bunlar onlarla kombinasyonlar yapıp bişeyler söylüyosun. koluma bişeyler takıyorum tırnaklarıma renkli bişeyler sürüyorum. bazı bebeklere küsüosun konuşmuosun onlarla. bakkallar var ben çok severim onlara bakıp kalırım.