Friday, December 21, 2007

Kampüste yaşam nasıl sürdürülür?

Bundan tam 4 sene önce İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kazandığımda sevinmiştim. Hazırlık senesinde okulda herşey yolunda görünüyordu. Güzel bi kampüs, öğrenciler... Günlerimiz yabancı diller binasında geçtiği için diğer taraflarda neler olup bittiğinin farkında değildik; derken hazırlık bitti ve birini sınıf başladı. Kayıt yenilemek için ısrarla ikametgah istediklerinde ne tür bir şeyin içine girmiş olduğunun farkında olmayan heyecanlı bir gençtim, bunun yanında seçmeli dersler için seçtiğimiz derslerin hocalarından imza almamızı da istiyorlardı. Bütün okullar kayıt işlemlerinin çoğunu internetten hallederken ben ve zavallı arkadaşlarım hocaların peşinden koşturup onların okulda oldukları saatleri yakalamaya, okulda olduklarında (genellikleodalarında olmadıkları için) labirent biçimindeki binamızın içinde hocaların nerde olduklarını arıyorduk. Tabi onları bulabilmek için çoğu zaman ikiye ayrılmamız gerekti. Üstelik kayıt çizelgelerimizdeki kutucuklar çok küçük olduğundan derslerin adını bu kutulara sığdırmak için akşam 5 e kadar süren özel kurslar veriliyordu. "Skolastik dönem ortaçağ felsefesi tarihi metinleri" sözcük öbeğini 4mm ye 10mm alanında bi kutucuğa sığdırdığınızı düşünürseniz işkencenin boyutlarını anlarsınız.
Zor bela yaptırdığımız kayıtlarımızın ardından sıra ders programını almaya geldiğinde korkunç bir gerçekle karşılaştık. O anı hafızamdan silemiyorum. iki ders arası tam tamına 4 saatlik bir boşluk vardı. Birbirimize sarılıp ağladık, o hengamede gözümüzden kaçan daha da acı bir gerçek vardı üstelik. Derslerden biri 8:45 teydi... Daha şimdiden (6'da uyanmayı başaramayacağımıza göre) herbirimizin o dersten kalacağını garantiydi.
İkinci sınıfa geçerken ilk kaybımızı verdik. Birinci sınıf ders saatlerinin hepsi panoya asılmadığından bi arkadaşımız, bazı derslerin varolduğunu farketmeyerek zaten düşük olan ortalamasını daha da düşürmüş ve çapraz gitme ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Tabi ki arkadaşımızın kaldığını öğrenmek kolay olmadı. Okuldaki bütün yetkililer kalma prosedürü için farklı açıklamalar yapıyordu. Bir hafta sonra okulun kalıp geçme prosedürünü aslında hiçbirinin tam olarak bilmediği ortaya çıktı. Okulda geçme kalma presedürünü yalnızca tek bi kişi biliyordu! Onu bulmak için tozlu binanın derinliklerine inip kocaman bir kapıyı zorlukla ittik. Kimbilir kaç yıldır burada kıpırdamadan duruyordu öğrenci işleri başmüdürü? Bize hangi şartlarda kalındığını anlattı ve arkadaşımızı birinci sınıfta bırakıp gitmek zorunda kaldık. İkinci sınıfa geçtiğimizde herzamanki gibi zahmetli kayıt işlemimizi yaptırmaya koyulduk yine ikametgah yine hocalardan imzalar.. Biz bunlarla uğraşadururken bi gün okulun kameralarla donaltıldığı ortaya çıktı. Bütün bunlar ne demek oluyordu?
İkinci sınıfı atlatmak çok zor oldu. Dünyanın en sıkıcı dersi olan islam felsefesi tarihi hocası yoklama alıyordu ve bu da yetmezmiş gibi derste kitap okumamıza izin vermiyordu. Zorla arabistan çölündeki develerin gözünün yapısını dinlemek zorunda kalmıştık. O anlamsız şeyleri kafamdan nasıl atacağımı inanın hala bilmiyorum. Bunun yanında iki ders arasındaki dört saatlik boşlukta zamanı geçirmek için birşeyler yapmak gerekiyordu ama okulun berbat yiyeceklerin satıldığı tıkış pıkış kantini bize bu konuda yardımcı olamazdı. Kanserojen bardakta köpüklü çay içmekten hepimiz sıkılmıştık zaten. Taksim hem gidebileceğimiz kadar yakın hem dönemeyeceğimiz kadar uzaktı. Okulun etrafında ise oyalanacak tek bir düzgün yer yoktu. O dört saatlik boşluk gün geçtikte büyüyerek dokuz saat halini almaya başladı. Biz de kah kantinde eldiven pornosu çekmek, kah bardağın içine uzaktan taş sokmaya çalışmak gibi acaip yöntemlerle bu boşluğu doldurmaya çalıştık ama olmuyordu vakit bi türlü geçmiyordu, hepimiz burda tıkılıp kalmıştık. Kötü espiriler havada uçuşuyordu, konunun dönüp dolaşıp replikasa gelmesi ise dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Arkadaşlarımın teker teker gözlerimin önünde delirişini izliyordum ama ben de yavaştan delirdiğim için deliliğe alışıyordu insan. Zaman zaman gözümüz etraftaki kameralara ilişiyordu, bi arkadaşımın dediğine göre bahçede bile varmış bunlardan.
Üçüncü sınıfa geçtiğimizde ilk iki sınıfta olanların yanında yeni zorluklar da belirmeye başladı. Artık seçilecek ders koymuyorlardı bize. Edebiyat fakültesindeki bütün bölümleri dolaşıp teker teker ders dilendik ama hiçbiri bize ders onayı vermeyi kabul etmiyordu. Sonunda fizik tarihi adlı alakasız fen fakültesi dersini alarak konuyu halletmeye çalıştık. Bu ders fen fakültesi binasında olmasına rağmen biz edebiyat fakültesi öğrencilerini fen kapısından sokmuyorlar, upuzun bi yolu o soğukta yürütüp edebiyat binasının içinden fen binasına geçmeye zorluyorlardı. Bunun yanında üçüncü sınıfta hocalar kendilerini iyice salmış, vize ve final notlarını asla açıklamamaya başlamıştı. Vize notlarını finallerden sonra; final notlarını da bütünlemelerden sonra astıkları için pek çok arkadaşımızı daha alt sınıfta bırakmak zorunda kaldık.
Bu sene dördüncü sınıftayız, bir şekilde kaydımızı ve ders seçimimizi tamamladık ama bu dört yılda hepimiz yaşlanmış, pek çoğumuz alkolik olmuştu. Ders programına göz atarken birden beynimde bi şimşek çaktı. Kendi kendime söyleniyordum ki: "Salı günü 8:45 de ders var, bi sonraki ders 13:15'te. 8:45'e gidersek o saate kadar napıcaz çok merak ettim şimdiden. Hey dur bi dakika! Okula niye kamera koyduklarını şimdi anlıyorum. Bütün bu ders aralarındaki dokuz saat boşluklar, kayıt zorlukları, ders işkenceleri..."
Hepimiz korkunç bir deneyin parçalarıydık. Hiçbir aktivite olanağı sağlanmadığı takdirde kampüste 9 saat yaşam nasıl sürdürülür, bunu deniyorlardı üstümüzde.

yaptık bi hata bi daha mı yapalım yani?

Evrenin yapısı incelendiğinde, herşeyin muazzam bir düzen içerisinde olması geyiği vardır ya hani; bunca gezegen, bunca yıldız birbirine çarpmadan yörüngelerinde gider felan. Neyse işte insanın da en az bir yıldızın yörüngesinde dönmesi kadar mekanik dinamik;kısacası ben insanda en az kendi yörüngesinde giden yıldız gibi bi mekanizma olduğuna karar verdim. Çünkü insanın dünyaya olan etkisi dünyanın gidişatını milimetrik hatta daha fazla etkiliyodur ama bu etki düzenin işleyişinde bi kusur yaratmıyo çünkü insanın bu özelliği dünyanın özelliği aslında. Sanki insanların saçmalayacağı önceden bilinip evrensel yörüngeler insanın meydana getireceği sapmalara göre de ayarlanmış gibi. Mesela uzaya gönderilen uyduları düşünelim, kendi kütlelerince bi yer kaplıyolar, hareket ediyolar falan. Bu ortalıkta fütursuzca gezinen cismin, (ışık) yıllarını orda geçirmiş esaslı yıldızlara etkilemiyo olması düşünülebilir mi? Bence bu yıldızların gezegenlerin hepsi ortalıkta gezinen apollonların hubbleların farkında ona göre ayarlıyolar hareketlerini.. Ben mars olsam ikide bir üstümde gezinen yabancı gezegen atomlarından tiksinirdim.

Sunday, November 11, 2007

Çişimi yapar mısın?

“Bir kuş konsa pati puflarıma” diye sölerdi bi kedi o şarkıyı. Balkonun duvarlarını o kadar alçak yapmışlar ki bi gün pencerede gülerken düşücem onikinci kattan. Aklıma apartmanın dış cephesinde şarabı büyük şişeden küçük şişeye boşaltan halim geldi.

Dünyanın en rahatsız koltuğunu açıklıyorum. Şakaşaka. O diilde yolda ayakkabımın bağı çözülünce bütün iyi kalpli insanlar beni uyarıp düşersin diyo. Ben pek çok deneyle ayakkabı bağına takılıp düşülmüyceyni kendime kanıtladım, bırakın peşimi. Otobüse yetişirken ayakkabı bağlamakla vakit kaybedemem dostlar ama sizin nezaketiniz yüzünden oracıkta bağlamak zorunda kalıyorum. Kimbilir bana kaç otobüse maloldunuz. Öte yandan iyilik yapmayın demiyorum tabiî ki. “Telefonunu unutmuşsun masada”, “hırkanı düşürdün” ya da otobüste müzük dinlediğim esnada “şşt telefonun çalıo” diebilirsiniz” tabi. Ben de belki size “deniz odobüsü iptal oldu boşuna gitmeyin” derim sosyal günümdeysem. Sosyal günler bu günler zaten her an her şeyi diyebilirim. Sosyal günler bu günler herkese kutlu olsun. Do majör beni ele geçirdi.

Ya geçen gün kursta arkadaş olduğum kızın adını sormayı unuttum. Piyanosunu ortadaki pedala basarak çaldığını çünkü ortadaki pedalın sesi kıstığını bildiğini bile biliyorum ama adını bilmiyorum.
Son olarak, keşke arkadaşlarımız tuvalete gittiklerinde bizim de çişimizi yapabilse…

Saturday, November 3, 2007

sobakawa yastık

yine dudağımı yemeye başladım 3 gündür. o kadar harika bişey ki duramıyorum. hergün yeni kabuklar koparıyorum. bazen saatlerce gözümü tavana dikip dudağımı yiyorum. ağzımdan salyalar akmaya başlayınca farkediyorum saatlerdir neyle uğraştığımı. dışardan görsem kendimi tam bi deli derim yani çünkü sorunlu bi harekete benziyo. halbuki ben sadece dudağındaki bi hücreyi koparan ve dudağın diğer kısımlarını onunla aynı hizaya getirmeye çalışan zavallı biinsanım. neyse bu iş çok uzadı, resmen hayatımı yavaşlatmaya başladı dudaklar değerli vaktimi buna harcayamam şimdi nemlendirici sürüyorum ve şu andan itibaren dudağımı bi daha yemeyeceğime dair söz veriyorum kakaperime.
evet yanlış duymadınız benim kaka perim var çünkü kaka önemsenmek istiyor. kaka kendinden bahsedilmesini istiyor bu yüzden erayla ne zaman konuşsam kaka da bizimle.

Wednesday, October 31, 2007

nebeklersinkiler

bugün bi felsefe öğrencisi sorumluluğuyla saint antuan kilisesinden tevrat ve incil aldım. bunu yaparken kiliseyi bimilyonikiyüzellibin kadar dolandırdım çünkü başka bozuğum yoktu. sonra çantası kutsal kitaplarla dolu biinsan olarak mecburen din adamı gibi davranmaya başladım. yanımda ise az önce yanfülüt ve nota sehpası aldığı için elinde iki adet siyah çantaylala, suikastçi gibi dolaşmak zorunda kalan bi melis vardı.

din adına bi kaç adam öldürdük. ben melisin öldürdüğü insanların başında incilden ve tevrattan bikaç bölüm okudum. sora biriki mucize yaptım. yaya ışığını 95 ten 26 ya düşüdüm.

taksimdeki bu kutsal görevi tamamladıktan sora otobüse bindim. önümde benim yaşlarımda bi erkek oturuyordu fekat ben hayatımda bu kadar dedikoducu bi erkek görmedim. yol boyunca birilerine telefon edip başka birilerini çekiştirdi. yok sezgin böyle yok özgün şöyle. adama parasını biz veririz dedik gitmiş dokuzyüz yuroluk uçak bileti almış, zaten yahudi bu adam nebeklersinkiler falan... tevratla vursaydım kafasına keşke.

Saturday, October 27, 2007

Arbeit macht frei

Geniş bi sokakta yürüyordum,karaköy vapuruna gidecektim. Aniden sağanak yağmur başladı. Sırılsıklam oldum, adımlarımı hızlandırdım. Pek de dolu olmayan vapura apar topar bindim. Hava yeni kararmıştı. Saçlarımdan şıpır şıpır sular akıyordu, sümüklerim de akmaya başladı. Cebimden selpağı çıkarmaya çalışırken mp3 player'ımın kablosuna elim dolandı ve kulaklıklardan biri kulağımdan çıkıverdi. Bir yandan da vapur dışarıya göre daha sıcak olduğu için terliyordum. T-shirt'ümün üstünde hırka ve ince bir mont vardı. Montu çıkarmam için önce sırt çantamı çıkarmam gerekliydi ama mp3 player'ım sırt çantamın ön gözünde olduğu için durum baya karışıktı...
Önce selpağa ulaşıp sümüklerimi sildim, sıralama önemliydi. Sümükleri sona bırakamazdım, ardından mp3 playerın kulaklığını tekrar kulağıma taktım. Tek kulaklıkla geçen saniyelerin ne kadar huzursuz olduğunu eminim tahmin edersiniz sonra çantamın ön gözüne uzanarak mp3 player ı ordan çıkarıp masanın üstüne koydum. Neyseki vapurdaki masalı kısma oturmuştum bu durum bana destek sağlıyordu. Sırt çantamı da kolayca çıkarıp yere koydum. İyi gidiyordum. Çantamı yere koyarken çantalarını, yerlerin pis olduğunu düşünerek yere koymayan insanları hatırladım halbuki ben belki de eve gidince, az önce yere koyduğum çantayı yatağımın üstüne fırlatabilirdim. Gözle görünmeyen pislik pis değil midir? Bu ihtimali düşünmek muhtemelen geleceğimde, çantayı evde fırlatacağım doğrultuyu değiştirdi.
İyice terlemiştim. Montu çıkarmaya koyuldum ama fermuarı açarken boynuma doladığım eşarp fermuara sıkıştı. Onları ayırmak için enerji harcadıkça daha da terliyordum fakat mümkünatı yok ayrılmıyorlardı. Böylesine terleyerek yaşayamazdım. Belki de en iyisi önce içimdeki hırkayı çıkarıp yolculuğun geri kalanında fermuar-eşarp ikilisiyle uğraşmaktı. Ellerimi montun içine sokup hırkanın düğmelerini açtım sonra hırkanın bir kolunu montun dış kısmından çekerek kolumdan kurtardım. Hırkanın diğer kolu içinde aynı şeyi denedim fakat çıkmıyordu biraz zorlayayım derken hırka yerine montun kolunu çıkardım yanlışlıkla. Düğüm olmuştum. Vapurun büfesinde çalışan adamlardan biri ilgiyle beni izlerken, diğeri acıyan gözlerle bakıyordu. Neredeyse gelip yardım edecek kıvama gelmişti. Belki hep birlikte uğraşırsak başarabilirdik diye düşünüp umuda kapıldım ama kimse bana yardıma gelmedi. Bu işte yalnızdım. Bütün bu eşyalar bana aitti ve ben onlarla baş etmeyi öğrenmeliydim artık. O sırada hırkanın kolunun çıkmamasının nedeninin hırkanın bi düğmesini açmayı unuttuğumdan kaynaklandığını farkettim. Dikkatlice o son düğmeyi çözüp, hırkanın diğer kolunu da kolumdan kurtardım. Montun altından hırkayı çekerek onu dışarı çıkarmayı başardım. Geriye bitek fermuara sıkışmış fular kalıyordu. Arkama yaslanıp fermuarı hafifçe aşağı yukarı oynatmaya başladım, iyice sinirlendikten sora bu sfeer hızlıca aşağı yukarı oynatmaya başladım, sonunda düzeldi. Montu sandalyemin arkasına astım; gülümseyerek büfeciden bi sahlep istedim.

Wednesday, October 24, 2007

çılgın battaniye

"Hoparlör"ün fişini leftafıma takarken kafamı bardağasoktum. bardağın yanındaki "sürahi"nin boş olduğunu farkedince "damacana"dan su doldurmak üzere mutfağa gittim. mutfaktaki "kalorifer"in üstünde bi takım kıyafetler tespit ettim. şüphesiz ki çamaşır yıkanmış bu gece. sanırım dedektifliğim üzerinde diye düşünürken bi yandan da hoparlör, sürahi, damacana, kalorifer kelimeleri çok acaipmiş. bunları cümle içinde kullanırken nedense çocuklara yeni kelimeler öğretmeye çalışan bi ilkokul öğretmeni gibi
hissettim kendimi.

Friday, October 5, 2007

Blogu koyim sana bişe olmasın

hey sen ne dediğini mi sanıyosun? diye bi ses geldi taa derinlerden. bu denli anlatım bozukluğuyla konuşan biri ancak içimdeki ses olabilirdi. nasıl olsa birazdan yerini 2 numaralı sese bırakıcaktı. o da saçmalıyo ama en azından dilbilgisi nedir biliyo. ama 2 numaralı sesin, sanki 1 numaralı sesin hep haklı olduğunu düşünüyomuş ve onun haklı olmasından sıkılıp gıcıklığına ortaya karşıt bi görüş atıyomuş gibi bi hali var. 1. ses çok mantıklı ama ayrıca sinir bozucu. böle herşeyi eleştiriyo falan moral bırakmıyo insanda. üf ne salaksın falan diyo bazen. hayır ben salak diilim salaklık yapıyorum ama salak olduğum anlamına gelmezki bu. gelir mi? salaklık yapana da salak demiceksek salak kimdir? salak ne ki ya höf. neyse 1. sese bişey beğendiremiyoruz salaktan bahsetmek istemiyo. 2. ses birinci sesin dediğini yapmamdan ötürü üzgün. 2. ses çok duygusal biri sanki hafiften ezik. böle onun dediklerini çok göz önünde bulundurmuyorum diye plan yapıp bana yalakalık yapıomuş gibi gelio bazen. neseki onlar sadece ses kararları ben veriyorum.

Wednesday, September 12, 2007

Yatak



Onu yapiym, bunu yapiym, müzik yapiym, yazı yaziym, kitap okiyim diyip duruyorum ama sanırım ben en çok yatmayı seviyorum, sürekli yatıyor olmamdan bu sonucu çıkardım. Antibiyotik haftası yüzünden mi, bilemiyorum; ya da bu ev mi beni daraltıyo bilemedim ama şu an görünen: kapalı perdeler, açık müzik ve ben yataktayım. Bilgisayardan kurtuldum en azından ama di mi? Ayrıca şu an yazı yazıyorum yatarak da olsa? Rahat böyle ya. Bu yazı yazmak değil ama zeka yok, özen yok, değinmek istediğim bi nokta yok; kendi kendine konuşmak gibi bişey. Yani yazmıyor olsam yazmadan düşünüyo olcaktım bunları, ya da hayal alemine dalıp gidicektim. Hayal alemim de çok komikleşmeye başladı. Bütün gün yatıp, günün birinde bu güne dek duyduğum en güzel şarkıyı bestelemek falan istiyorum ya da dağ gibi olmuş okunacak kitaplarımı okuyup kafamdaki bazı çelişkileri çözmeyi falan istiyorum. Yattığım yerden, hiç bi şey yapmadan. Günbatımında ormanda dolorian dinlesem en güzeli. Çok güzel yazılar da yazabilirdim şimdi aslında ama bi kurgu oluşturmaya üşeniyorum, kafamı çalıştırmaya üşeniyorum. Rahat böyle ya. Kozmik gerektirirse kurgu, bi gün gelip beni bulacaktır. Kendimi hayatın akışına bıraktım, kendimi yatağın duruşuna bıraktım. Tatlı tatlı yatıyorum işte. Şarkı da var "journey of the lonely rays" falan diye fısıldıyo. Onlar yeterince düşünüp yeterince, güzel yansıtmışlar. Ben hazıra konuyorum.

Dün yaşadığım çağla azıcık barışır gibi oldum sanırım. Ölü ozanlar derneğini izleyip (izlemeyen bi ben kalmışım dünyada) kendi gözyaşlarım ve sümüklerimde boğulunca dedim ki, şimdi bu çağda yaşamasaydım bu filmi izleyemezdim, ne nightmare before christmas olurdu ne mulholland dr ne shawshank redemption ne biliym. Gerçi niye sahnede diiliz de tribündeyiz sorunu var ama sinema güzel bişey sonuçta. Ayrıca Dolorian'a, Anekdoten'a, Shining'e de bu çağda tanık olabilirdim sadece. Hem geçmişteki hem şimdideki herşeye ancak bu çağda ulaşabilirdim. Bi yandan Beethoven'dan bi yandan Devil Doll'dan ilhamı ancak bu çağda alabilirdim. Sanırım memnuniyetsizliğimin nedeni teknolojinin dozunda kullanılmamasıydı. Ya da madalyonun diğer yüzünü sevmiyorum arabalar falan. Metro kalsın, araba gitsin; winamp kalsın, msn gitsin gibi şeyler. Traktörle uçağa da lafım yok, kalsınlar.

Bu arada geçen gün gastede bi yazı okudum, çocukların televizyon bağımlılığıyla ilgili baya hoş bi analiz gibime geldi durun pastle'liyim(durdunuz mu): Bunun çeşitli nedenleri olabileceğini belirten Landhuis, televizyondaki hızlı sahne değişimlerinin, henüz gelişimini tamamlamamış beyin üzerinde, gerçek hayatta olanların çocuğa sıkıcı gelmesi şeklinde etki gösterebileceğini belirtti. Landhuis, "Dolayısıyla, çocuk televizyon seyreden çocuk, okul ödevleri gibi daha sıradan ve yavaş ilerleyen görevlere karşı tahammülsüz olabiliyor.
Gerçek hayat yavaş hakkaten de, televizyon, bilgisayar çok hızlı. Gerçek hayat sessiz aslında, şehir çok gürültülü. Yine yaşadığım çağla çatıştım ya nereye varıcak bu savaşın sonu, çok talihsiz bi savaş hep kaybeden ben oluyorum. (bu arada her film örümcek adam gibi diil david lynch, tarkovsky, lars von trier izlese bu çocuk gerçek hayatla senkronizasyonu yakalar.)
Hiçbi filmde oyuncunun çişini yapıp, ellerini yıkadığını sonra koridorda şöyle bi sağına soluna bakınıp da bulaşık makinesini boşalttığını tüm ayrıntısıyla izlemiyoruz. Kendi gerçekliğimizden uzaklaşmadan onunla barışmanın bi yolunu bulmalıyız. Tuvalette geçirdiğimiz dakikaları seviyoruz bence, orası güzel biyer. Ayna var bi kere. Ayna en iyi icatlarda ilk 3'e girer rahatlıkla. Bi de ben icad edilmesi gereken bişey buldum geçen gün. Hani sıvı sabunların mekanizması varya: üstten bastırıyosun fışkırıyo. Diş macununa da o mekanizmadan istiyorum ben artık. O kapağı çevir aç kapa, sağa sola bulaştır, ortadan sıktım evdeki diğer insanlar bana gıcık olur mu gerginliği falan yaşlandırıyo beni. Ortasından sıkıyorum valla genelde ben, biterken aşşağı dakileri yukarı itiyorum.
İyi olup olmadığımı umursamayacak kadar iyiyim. Bütün hayatım boyunca iyi olup olamayacağımı denetleyemeyeceğime karar verdim. Harekete geçmek için herşeyin mükemmel olmasını beklersen asla harekete geçemezsin ama rahat böyle ya.
Not: Alttaki resmi çok eskiden paintte yapmıştım, üstteki fotoğrafı da az önce çektim.

Wednesday, August 15, 2007

100

Antibiyotik kafasıyla download izlemek pek güzel bi duygu, geliyo falan. 98 oluyo 99 oluyo.. 99 olunca bazen duruyo. İşte o heycanlı dakikaları yakalamak lazım. Özellikle mi kapatıyolar karşıdan acaba? Farketmez ki benim için yüzde 99 unu dinlesem şarkının yeter bana. Son yüzde 1 lik kısımda çok enteresan bişey olduğunu sanmıyorum.
Dün gece uyumadan önce düşündüm. Freud'un "Düşlerin Yorumu 1" kitabını okuyodum. İnsan uykuya dalmadan önce gözünü kapatır çünkü aktif bi şekilde duyumlarken herşeyi, uyuyamazmış. Birincil duyumuz olan gözümüzü etkileşime kapalı bi hale getirmemiz gerekiyo bu yüzden. Ben de düşündüm, gözümüzü kapatabiliyoruz ama kulağımızı kapamıyoruz, kulak kapağımız yok. Etrafı sessizleştirebiliyoruz aslında o zaman kulak etkileşmemiş oluyo sağla solla. Aslında ışıkları da kapatabiliyoruz ama bu göz için yeterli olmuyo, gözünü kapatmassan görüntü hep var, gözünü seviym. Balıklar gözü açık uyyo. Bi balığın uyuduğunu nasıl anlayabilriiz? Onların o umursamaz tavırları... uyumuyosa bile bize uyyomuş gibi davranabilir. Konuyu nasıl her yazıda dönüp dolaşıp balıklara? "Dün sabah seni gördüm, aklın takılmış yine balıklara" Neyse dün gece uyumadan düşündüm işte şuna karar verdim: hava karanlıkken gördüğümüz rüyalar gecede geçiyo, gündüz gördüğümüz rüyalar gündüzde geçiyo çünkü ben ne zaman gece uyansam uykumdan, hatırladığım rüyaların geçtiği atmosfer gece. Mesela dün gece uyandım. Rüyamda kraliçeydim, geceydi, bi kaç tane yardımcım vardı, kocam sefere gitmişti, çok kafası karışık ve hüzünlü biriydim. Pencereden halkıma bakıp. "Halkım için çok üzülüyorum" diyodum yardımcıma. Yardımcım dediğim herifle de kocamı aldatıyorum bu arada ama saraydakiler durumu bilmesine rağmen benim bu hüzünlü ve kafası karışık halime onlar da üzüldüğünden durumu kötü karşılamıyolardı. O sırada işte camdan bakarken perdesi açık bi evi izliyorum, çok fakir olduğu evinin koltuklarından anlaşılan, yaşlı bi adam delirmiş bi halde karpuzu sallıyodu, karpuzun içinden kumlar akıyodu, sora o karpuzu dışarıya fırlattı, birinin kafaya geldi, biri çığlık attı. Halkım için çok üzülüyorum. Benim sarayım da dandikti zaten fakir bi ülkeydik biz. Daha sonra toplantıda "İsterseniz siz biraz ıstiraat edin ülkenin yönetimiyle biraz ben ilgileniym" dedi vezir. Acaba iyice saçmaladığım için iyilik olsun diye mi dedi; yoksa karanlık planları mı var diye bi kıllandım ama gerçekten kendimi çok kötü hissediyodum, bunalımdaydım tamam sen ilgilen dedim çocuğa, masayı terkettim. Başka bi gece uyanıp da hatırladığım rüyada, melisle konser çıkışı eve dönerken arkamızdan birileri sinsice gelip bize "göztepeye nasıl gidebiliriz?" diyodu". O da geceydi mesela. Ben herşeyin TEPEsindeki bizi izleyen GÖZe gidicekler diye panik yapmıştım.
Çoğu rüyamız havanın aydınlık olduğu bi atmosferde geçiyomuş gibi gelebilir çünkü genellikle sabah uyanıyoruz. Zaten gece derin uykudayken görülen rüyalar hatırlanmaz. Freud bununla ilgili: "Uyku derinleştikçe rüyalar daha da anlamsızlaşır, bi şeyi anlayıp da aktarmak için birbiriyle bağlantılı bi bütün olması gerekir." gibi bişey demiş. Ben burda kitabı tercüme etmeyi bi görev biliyorum çünkü kitabın tercümesi çok kötü. Almanca orjinalinden okusak daha net anlardık.

Monday, July 30, 2007

Dönen bişeyin üstünde yaşamak yeterince saçma değil mi?

Balkonun kapısından bi karasinek hızla içeri dalıp; masanın üstündeki, yarısına kadar sütle dolu bardağın içine düştü. Çırpınmaya başladı. Önce biriki bakıştık, "kendini kurtarır o ordan" diye düşünüp işime devam ettim, sora baktım ciddi ciddi boğuluyo, elime sabah yediğim cornfleksin pis kaşığını aldığım gibi sineği sütten çıkarıp peçetenin üstüne attım. Üstü başı yapış yapış olmuştu. Benden başka kimsesi olmadığı için onun böyle yapış yapış bi halde kalmasına gönlüm elvermedi, banyoya götürüp dikkatlice yıkayıp kuruladım. "Hadi özgürsün artık küçük sinekçik" dedim, sol kanadına bi öpücük kondurdum. Uçup omzuma kondu. Neşeli vızıltılarıyla etrafımda dönüp şarkılar söyledi bana bütün gün. Ertesi gün okuldan eve geldiğimde küçük sineğimi su dolu sürahinin içinde buldum, ölmüştü. e napalım başında mı beklicektik 24 saat.

Wednesday, July 4, 2007

balıklar ve eşekler



battı ballık yan gider cümlesini ilk kuran kişiyle tanışmak istiyorum. son zamanlarda batmış balık gibi davranmaya başladım. aslında buna hayatının iplerini bırakmış balık desek daha doğru olur. felsefi kavramlarla söylersek kendi diyalektiğini kendi oluşturmayan balık ya da piskolojik terimlerle "dış kontrol odaklı" balık da diyebiliriz ama bunlarla kafanı karıştırmak istemiyorum blog.
okyanusun dibi çok enteresan biyer diye düşünmüştüm bi ara. hala öyle düşünüyorum da, bi ara bunu çok sık düşünmüştüm. böyle güzel güzel renkleri olan transparan balıklar var ve bi balıkla göz göze gelince onun gerçekten seni hiç umursamadığını anlarsın, bu sana garip bi huzur verir... peki sen hiç bi martıyla göz göze geldin mi blog? ben gelmiştim vapurda, sonra da gülme krizine girmiştim çok komik bakıyolar gerçekten ama kargalar çok pis bakar.
okyanusun dibindeki rengarenk balıklardan biri de balon balığıdır. zaten komik bi görüntüye sahip olan bu balık düşmanını görünce adeta bir balon gibi şişer (daha komik olur şişince). şu an hala askerlik işkencesine maruz kalan çok sevgili mitanecik tek abicimle izlemiştik bu belgeseli sanırım aah ah hatta ben o balığın resmini de yapmıştım abimin bilgisayarında duruyo ama abimin bilgisayarını bozduğum için kendisine ulaşamam şu anda. neyse yine aynı belgeselde bi de kaya taklidi yapan balık vardı o da baya ilginçti. kaya kaya duruyo bildiğin sora kendisinden küçük bi balık gelince birden ağzını açıp yutuyo çok şerefsiz bi balık aslında. yıllarca odanda duran dolabın bi gün ağzını açıp seni yemesi gibi bişey. 

Tuesday, June 12, 2007

Salatalık

canım salatalık istemişti dün, evde yoktu. bugün okuldan dönüşte tam saraçhaneye indim, otobüsüm geldi. normalde ordan bindiğimde en az 15 dakka bekliyodum. sonra yapmaya yeltendiğim şeyler aklıma geldi, şöyle bi düşündüm: demekki yolda pil almaya kalksaymışım kaçırcakmışım, kapıdaki görevliye "artık burdan geçiş var mı edebiyata" die sorsaymışım kaçırcakmışım, sınavda yanımda oturan arakadaş sınav sonrası lafı biraz daha uzatsa kaçırcakmışım, merdivenleri yavaş insem kaçırcakmışım. ben karışıya geçerken hep yeşil değil de ara sıra kırmızı da yansaymış kaçırcakmışım...
neyse asıl başka bişey anlatmak istiycektim ben canım salatalık istemişti dün. otobüsü güzel yakaladım da sonra gittim salak gibi en öne oturdum, güneş tam bana geldi, piştim yol boyunca. zaten önce orta kısımlarda bi yerde oturmuştum. genelde nedense en önün tehlikeli olduğunu düşündüğümden oraya hiç oturmam. bi kaza durumunda en fazla hasarı onların alıcağına dair bi inancım var. hatta hafif bi kazada otobüste kimseye bişey olmaz onlara olur kafayı cama gömerler diye düşünüyodum. bugün orta kısma oturduktan sonra lan hadi bugün de ben öne oturiym dedim. iki katlı otobüsün en önü güzel oluyo çünkü önünde cam var sırf dışarıyı görebiliyosun istediğin kadar ama meğersem tüm zamanların en güneşli saatini seçmişim bunu yapmak için. sonra hesapladım otobüsteki açısal olarak en fazla güneş alan koltuk benimkiydi. şıpır şıpır terledim sonra koltuğa yapıştım. otobüsten indikten sonra da götümde bi ıslaklık vardı. önce orta kısımda bi yere oturup sonra anibihareketle öne geçtiğim için terlememe rağmen sonra tekrar başka bi yere oturamadım. otobüsteki bütün koltuklara teker teker oturmaya çalışan delirmiş biinsan imajı çizicek cesaretim yoktu. ayrıca sıcaktan çok mayıştığım için de üşenmiştim. yoksa teker teker hepsine oturucak cesaretim de olur uygun sıcaklıklarda. bi kere ben "pencereyi kapatır mısınız" diyebilmiş biinsanım taammı hatta kadın "ama çok sıcak" diyince otobüs içi rüzgar dağılımını tüm ayrıntısıyla anlatmıştım kendisine ama bazen de dünyanın en asosyal insnı oluyorum zatürre olsam pencereyi kapayın diyemiyorum. biliyorum herkes üşüyo ve biri desin diye beklio o zaman otobüsün kahramanı olarak kapayın diyorum. işte tam o an herkesin bana sarılmak isteğini, havaya atıp tutmak istediklerini, otobüsümüzün kahramanıı diye haykırıp alkışlayarak bu anı coşkuyla kutlamak istediklerini biliyorum.
neyse canım salatalık istemişti dün. onu anlatıcam kaç saattir. otobüsten indim uyum markete gittim. salatalık havuç ve bir bağlam roka aldım. eve gittim onları bi güzel yıkadım doğradım domates falan derken salata haline getirdim. havucun etrafındaki acı tabakayı bıçakla kazırken hep havuçlar yüzüme sıçradı sonra baktım aynaya nedense turuncu olmamışım halbuki bana çok sıçradı gibi gelmişti. sonra ilk defa yemek görmüş insan ilkelliğiyle yedim onları, çok haz aldım bu sebzeli saatlerden. katırkutur sesler çıktı böle yer yerimden havuçlu sular falan aktı. mausun üstüne domates düştü klavye zeytinyağı oldu. bütün bunlar olurken yaklaşık 5 kişiye hello bıgı bigi dütdüt falan yazdım kimse cevap yazmadı. olsun ben havuçlarımla ve salatamla mutluydum. yazmassanız yazmayın okeyoynarımbende dedim. şimdi blog yazıyorum hepsinden cevap gelio teker teker ama artık çok geç, ben ders çalışmaya gitçem. bugün hocanın sorduğu sorular neydi öle ya. özne ve nesne bağlamında sanat yapıtında anlamı açıklayınız ne ya. öyle bişey mi vardı kitapta, ben niye görmedim? anlam falan görmedim ben. kantın estetik yargı çözümlemesi vardı estetik tavır vardı, açık yapıt vardı hepsine süper çalışmıştım halbuki, anlam falan diyince kitlendim. hadi o gözümden kaçmış diyelim peki ikinci soru ne alakaydı? estetik yargıyla yorum arasındaki ilişkiyi falan. ikisi arasında en ufak bi ilişki yokki. hayır çalışmamış olsam hiç sinirlenmem ama bildiğin çalıştım yani.

Saturday, June 9, 2007

Thomas Aquinas

Hayat insanın ders çalışamaması için elinden geleni yapıyo bence diye düşünürken aquinalı thomas yavaşça kapıyı vurdu. "Geeal" dedim, biraz çekinerek içeri girdi. Ortaçağda ruh ve beden ayrımı yaptığı için özür diledi benden. Bu yaptığının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünememiş. İstersen ödevi yapmana yardım edebilirim dedi. "Ya thomas git 4 tane sınavım var senle mi uğraşçam" diyerek azarladım, rahatladım. Ağlamaya başladı. Ağlayınca üzüldüm tabi çok. "Ağlama tomas bunlar sana komas" dedim. Biraz iğrenir gibi baktı bana, hemen konuyu değiştirdim. "Ödevi sonra yaparız önce benim bi kantı öğrenmem lazım, sen çalıştırır mısın"dedim. Valla ben ortaçağda olduğum için yenileri bilmiyorum ama biraz beklersen kendisini getirebilirim buraya dedi. "Yok istemez, beni kantla falan muhattap etme şimdi neyse gel bari skolastik ödevimi yapalım"dedim, bilgisayarın başına geçtim. Thomas kendisiyle ilgili ders notunu alıp yatağa uzandı. Amma dolambaçlı anlatmışım kendim bile anlamadım, en iyisi sen kendin yap bu ödevi ben hiç kafanı karıştırmiyim dedi. Sinirlenip aldım ders notunu elinden. Biraz sohbet etmeye çalıştım."Cehennem nasıldı tomas, ruh öldükten sonra anlama edimini gerçekleştirebiliyo muymuş bari" diyip güldüm. Tomas bu soruya cevap vermedi yine ağlamaklı oldu, ben yine üzüldüm, gittim saçını falan okşadım. "Üzülme ya sen de kendi çapında bişeyler yapmışsın" dedim, "Eminim yazdığın metinleri anlıyabilenler seni çok takdir etmişlerdir." Gerçekten anlıyan var mıdır diyerek umut dolu gözlerle baktı. "Vardır tabi olmaz mı" dedim, kendim bile inanmamıştım bu söylediğime. Cennete gidebilmem için metinlerimi birinin anladığını kanıtlamam lazımmış dedi, yere düşünceli bi bakış fırlattı. "Tamam üzülme, sen çık dolaş ben hallederim" dedim. Çocuklar gibi sevindi, zıplaya zıplaya dışarı çıktı. Ben de ders notunu alıp dikkatli bi şekilde okumaya başladım.

Thursday, May 17, 2007

Bi hoşçakal bile demeden geçip gittin be zaman

Geçen gün mahmutun dersinde(gerçi derse hüseyin girmişti) bi anda farkettim hayat çok hızlı geçiyo lan. (Bunu farketmemin dersle ya da hüseyinle bi alakası olmadı tabi);(aslında oldu yaa, derste o kadar sıkıldım o kadar gitmek istedim ki orda daha fazla vaktimi harcamakla kendimi mutsuz ettiğimi anladım, daha mutlu olucağım şeyler yapmak istediğimden emin oldum, bu da beni zamanın kullanımı üzerine derin düşünmeye yöneltti.)
Bi sürü günümüz var sanıyoruz hepsi bi şekilde geçiyo ama. Geçiştire geçiştire başımızdan savıyoruz hepsini, aanı kurtaralım derken günü öldürüyoruz. Bu konuyla ilgili teomanın bi şarkısında son derece yerinde bi soru vardı: "Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor?"  Bence bu gayet önemli bi soru, bunun cevabı bulunmalı. Farkettim ki yapılması gereken milyonlarca şey bulunması gereken milyarlarca cevap var ve zaman bitmiyormuş gibi gözükmesine rağmen belki yapacaklarımızı sığdıramayabiliriz bile. Bunu farkettiğimde hiçbişey yapmıyo olduğum gerçeği her zamankinden çok daha acıtarak çarptı yüzüme. Garip bi şekilde "vaktimi buna harcayamam" diyen acele eden insanları anlamaya başladım. Halbuki benim bütün saçmalıklar için vaktim vardı. Günde 12 saat okey oynayabilme başarısını göstermiş biriydim. Tabi bu konuda kendime yüklenecek değilim, benim yapabilirliğimi etkileyen pek çok sebep oldu. Motivasyon eksikliği, bazı cevapların bulunamaması, ilgi alanı sorunu, gelmeyen ilham ve en önemlisi ne yaparken mutlu olduğumu doğru bi şekilde tespit edememiş olmam.. Bunun yanında zamanın sandığımdan hızlı geçtiğini hala fark edememiş de olabilirdim tabi. O gün gitmemeye çalıştığım derse gitmemiş olsaydım belki bu sıçrama daha yavaş olucaktı.
Ya ama yine de insan acıyor geçen zamana. Baksana okulun bitmesine 1 sene kalmış bu 4 yıllık periyotta ne yaptım ben? Ne adam akıllı bi felsefe okuması, ne bi ödev, ne bi buluş. Anca 3. sınıfta bi jeton düşmesi yaşadım işte, umarım bu düşüş beni daha verimli günlere sürükler...

Tuesday, May 8, 2007

Askerdeki abinin cevabı

Çok sevgili tek kardeşim Düdüm,
Sen o mektubu yazarkene dikkat ettim haggaten ben çok uzaklardaymışım.Di.Bak mektup böyle bişey olmasına rağmen di mi ye di diyebiliyoruz. Neyse, siz beni beyaz şeye peçetelik örneğini vermemle hatırlıyosunuz, ben seni saçı başı dağılmış gecenin 4'ünde şapşal şapşal bakarken hatırlıyorum hehe:) Ben gittikten sonra arabayı neden aradığınızı da anlayamadım, arabayı otoparka bırakmıştık, keşke ilk otoparka baksaydınız:p
Annemle konuştum Merlin Mensın konserinde hasta olmuşsun. Merlin nasılmış? İyi miymiş? Bir eksiği gediği var mıymış?
Evet tahmin ettiğin gibi burası çok net. Sabah kalkıyoruz, akşam da yatıyoruz. Başka bilgi veremiyorum çünkü burası terör bölgesi, dışarı bilgi vermek yasak. Sen sabah kalkıp akşam yattoğımızı da duymamış ol, sorarlarsa öğlen uyuyo gece kalkıyolarmış falan dersin. Kozmik ışınların dün geldi sağolasın. cam açıktı, kapının ötesinde, çöplüklerin orda, domuzların arasından geçip gelmiş. Evet burda domuzlar var, bazen dağlardan demirlerin önüne kadar geliyolar sohbet ediyoruz.
Bunun dışında bugün bizim askerdeki 12. günümüzdü. Bu durumda şafak 144 oluyor. yani güneş 144 defa doğucak sonra ben gelicem. Böyle söyleyince çok uzun geliyor, aslında nasıl söylersen söyle çok uzun geliyor, olsun. Çok değerli komutanlarımız sağolsun onlar sayesinde günlerimiz çabuk geçiyor. Bu mektubu hangisi okuyacak bilmiyorum, çavuş da dünya tatlısıdır evet, neyse.
Ben en çok tuvaletimizi özlüyorum, alaturka tuvalete bir türlü alışamadım. Herkes gün sayıyor ben tuvalete girişimi sayıyorum, bugün 3 oldu. 48 defa daha yapınca evde olucam:p
Ayıp olmasın seni, annemi, babamı da özlüyorum. Şaka maka senelerdir ilk defa bu kadar uzakkalıyoruz, 6 ay felan.
Burda evli çocuklu benden ufak insanlar var. Nişanlı adamlar var. Hiçbiri benim gerizekalı eski yeni kız arkadaşlarım gibi değil. Fedakar falanlar lan?!
Neysem yavaş yavaş alışıyorum disipline, yalnızlığa, insanlara. Daha ikinci haftadan değiştiğimi hissediyorum. Hayatımda vazgeçilmez olan pek çok şeyin yokluğuna alıştım. Döndüğüm zaman daha çok kitap okuyacağım, Bilge Adam'a gideceğim, takım bulabilirsem amatör ligde oynuycam.,öyle.
Neysem... İlişkiteki fotoda benle manga arkadaşlarım var. Lütfen resmimden korkmayın olur mu? Ben iyi bir insanım.

Ömer

Saturday, April 21, 2007

Askerdeki abiye mektup

sevgili tek abiciğim ömüş
sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım desem abartmış olmam di mi? di mi diyorum ama sen di diye koyamazsın lafı şimdi çünkü mektup böle bişiydi, sorduğun sorularla başbaşa kalıyosun yankılanıyo di mi mi mi mi diye. o yüzden emesen diye bişey var. gerçi orda da yazdıklarımız gitmiyo daha feci. o zaman gugul tolk. neyse ne diyodum ha sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacam diyodum ama bu mektubu yazarken aslında ben burdayım uzaklarda olan sensin. sen mektubu okurken de sen orda olmuş oluyosun uzaktaki ben oluyorum. çok karışık di mi mi. ayrıca ben bu mektubu okurken o zaman kim mektubu okurken kim uzaklarda oluyo belli diğil. neyse daha az karışık şeylerden bahsedelim.
sen gidince enteresandır nickfallin hiç online olmuyo aranızda bi bağlantı olduğundan şüfeleniyorum. tam şu an resmen saçmaladım farkındayım ama kusura bakma biliyosun ki seni, beyaz şeye örnek olarak peçeteliği göstermenle hatırlıyoruz. bütün bunlar sana az bile diye düşünüyorum ben şahsen. lütfen gözlerini aç artık bu dünyada daha beyaz şeyler de var. mesela sahlep mesela kar ne biliym bulut falan ardından daha iğrenç bi espiri daha yapmıştın, neyseki onu unutmuşum peçetelik daha sarsıcıymış demekki.zaten sen uçağa bindikten sora arabayı bi türlü bulamadık. Giderken son bi gol atiym dedin sanıyorum ki.
bu aralar nedense konu sürekli askerlere ve çadırlara geliyo. 2 temmuzda 4 günlük bi festival var marilyn manson beni görmeye geliyomuş ona gidicez su tabancalarımızı alıp. sanıyorum siz gerçek tabancalarla uğraşıyosunuz çok banal. festival için çadır lazım tabi fekat ben çadırımı arkadaşa vermiştim. o arkadaşta başka bi arkadaşa vermiş çadırı, verdiği arkadaş askerde olduğu için çadırıma şu an ulaşılamıyor. ama başlangıçta benim çadırım verdiğim arkadaşta şu an başka bi arkadaşın çadırı varmış. o çadırın sahibi arkadaş da askerde. istersen onu verim sana dedi ne anlatıyorum ben ya. askerler ve çadırlar.
gördüğün gibi burda herşey çok karışık. eminim orda çok minimal bi ortam vardır. herşey çok netir. 5 aylık izolasyon döneminizin tadını çıkarınız. sana burdan bi takım enerjiler yolluyorum alıyosun işallah.almıyosan kozmik kapılarını biraz aç alırsın. şimdilik benim söyliyceklerim bu kadar. burdan bu mektubu okuyan herkese selamlarımı iletiyorum. kendinize iyi bakın efendim. mutlu olun.

Friday, April 20, 2007

Diş Fırçalarının Efendisi

Diş fırçamı unutmadığım bi yer yok artık korkarım ki. Her kaldığım yerde unutup yenisini alıyorum. Sonra onu da unutuyorum, yenisini alıyorum derken piyasada gezinen en az 7 diş fırçam olduğunu farkettim. İkisi cüce hükümdarlarda, üç tanesi ölümlü insanlarda , bi tanesi gölgeler içindeki mordor diyarında falan kaldı. Neyse ki hepsine hükmedicek tek diş fırçası bende.
Aslında çokuykum var benim ama 12'de yatmayı kendime yediremiyorum. Haftaiçi geç yatıp, haftasonu erkenden yatan 8 kişiden biri miyim bu dünyadaki? Ayrıca cumartesi gecesi mecbur kalmadıkça pek dışarı da çıkmıyorum. Herkesin ters yönüne koşan bi halim var gibi. Nasıl bu noktaya geldim ben?
Şimdi düşününce ben sınavlarda kopya çekmiyorum. Ne biçim öğrenciyim be. Hayır, ders de çalışmıyorum ama kopya da çekmiyorum yani. O yüzden bütün notlarım cc. Cc çok gıcık bi not. Hem alttan alamıyosun; hem yükseltemiyosun; bütünlemeye de girememiş oluyosun. Kapkara bi leke gibi yapışıp kalıyo transkriptine.
Bugün son vizemizi olduk da rahatladım biraz. Ders çalışmam gerek ama çalışmıyorum azabından kurtulduğum için rahatladım tabi. Yoksa sınavlar sorun diğil girilir, çıkılır. Bunlar hayaatın küçük ama sevimli ayrıntıları. Bütün suçu dışsal etkilere atıp duruyoruz ama genelde sorun insanın içinde oluyo. Ben düzeltiyorum, içim karışıyo yine bi yolunu bulup, gıcıkmıdır nedir. Bence insanın hayatındaki en rahatsız edici şeylerden biri; biinsana nasıl davranıcaana karar verememesidir. Yani en azından benim için böyle. Kararsızlık bazı durumlarda en kötü ihtimalden bile daha kötü oluyo. Mesela eminönünden tramvaya binerken kapıda gözüne bi koltuk kestirip, kararlı bi tavırla, bi plan dahilinde, ona oturmak için çabalamalısın. Böylece büyük ihtimalle hedeflediğin yere oturursun. Eğer biri senden hızlı davranıp oraya oturursa... otursun efendim, aferim ona. Sen elinden geleni yaptın sonuçta ayakta git nevaryani? ama içeri dalıp bisürü boş koltuklardan hangisine oturucağına karar veremeyip hepsine tam sen oturcakken başkası oturuyo. cümleye bak bravo. öznesi başka bi gezegenden yüklemi başka bi gezegenden gelmiş, dolaylı tümleci geçerken uğramış, ortak bi dil yakalamışlar sanki ama anladınız siz.

Friday, April 6, 2007

:)

mutluyum..

Wednesday, April 4, 2007

4 nisan

sevgili blog,
bugün tüm zamanların en lanetli günü olmalı.gizli bi 13 cuma taşıyo içinde. hiçbi şey yolunda gitmiyo.
aslında ben bugün dışarı çıkmayıp, yarın fizik tarihi dersinde anlatmakla yükümlü olduğum konuyu çalışıcaktım. bu zaten başlı başına sıkıcı bi görevdi. orda hoca varken newton dinamiğini niye ben anlatıyorum hiçbi fikrim yok. neyse evde buna çalışmayı planlıyodum ama bugün beethoven ı anlamak a bilet almışız. ona da gitmem lazımdı. aslında,gitmesem mi, beethoven ı anlamasam da olur mu? diye düşündüm ama film 11 de yaa erken neyseki, öğleden sonra çalışırım artık newton a dedim ve sabahın 8 inde kalkıp taksime gittim. akbilim yoktu, trafik vardı, yanıma 135 kiloluk biri oturup beni sıkıştırdı falan filan biraz da acaleyle tam 11 de yeni melekte oldum. çiçeği aradım nerdesin diye. bana, "senin ne işin var orda film 16:00 da" dedi. işte tam o an sevgili blog bugünün gerçekten irenç geçiceğinden emin oldum. 1 buçuk saatlik yolu boşu boşuna gelmiştim. sonra iyi yönünden bakiym dedim nasılolsa daha erken evde olcam rahat rahat çalışırım dedim, geldiğim otobüsle geri döndüm ama kendime "niye bilete bakmıyorum çıkarken salak mıyım" gerekçesiyle son derece gıcık olduğumdan o gerginlikle midem ağrımaya başladı. acıkmıştım zaten. midem ağrıyınca daha da bunalıma girdim. ben ki midem ağrımasın diye bi haftadır alkol, çukulata, kızartma falan hiç güzel bişey yemiyorum, utanmadan hala ağrıyo. hazır bunalıma girmişken hayatımın her yönünü hastalıklı bi bakış açısıyla deşip, herşeyin çok kötü olduğuna karar verdim, ağlamaya başladım otobüste. ağlıyınca midem daha kötü bulandı. aptal bi döngüye girdim. sonra evin önüne geldim gergin gergin. aşşağı kapının anahtarını kısa bi süre önce kaybettiğim için ve insanların zilini de çalmaya çekinen biri olduğumdan kapıda biri gelene kadar bekledim. böylece günümün 5 dakkası daha boşu boşuna geçmiş oldu. sora eve girdim yemek yiyim midem geçsin biraz diye düşündüm, yiyemedim daha çok bulandı. ilacımı aradım bulamadım. masanın üstündeki ilaç nereye kaybolmuş, hayret verici bi olay. nereye gitmiş olabilir yani biri bana sölesin bunu lütfen. aşşağı kapının anahtarı ve akbilim nereye gitmişse bikaç gün evvel eminim o da ordadır şuan. ortadan yok olan eşyalar diyarında. neyse uzun bi süre odada delirmiş gibi ilaç aradım, bilgisayarın arkasındaki kabloların arasına bile baktım, bulamadım. şu an saat 4 e geliyo ben hala çalışmaya başlamadım. şu an geçen boş dakikaların hepsi beni yarın müşkül durumda bırakıcak. sonra çiçek aradı "bugün irenç bi gün hiçbişey yolunda gitmiyo dedi". ah canım seninki demi öyle. "kötü kozmik peşimizde. umarım kötü dönemin başlangıç günü değildir bu. geçen gün melise, benim kötü dönemim bitti 2 gün önce dedim diye mi böyle oluyo? bilmiyorum ama korkuyorum." gibi düşünceler geçti aklımdan. bikaç el okey oyniyim bari rahatlarım biraz sora da derse başlarım dedim ama yenilip durdum iyice sinirlendim. artık bugünü kurtarmak için yapılacak tek bişey kalmıştı. bunu yapmayı sevmiyorum ama mecburdum. çalışmam gereken bi newton var bu şekilde asla olamicak, abiminse bi işi yok bugün boş boş oturuyo. gidip sihirli bi öpücükle üstümdeki laneti ona aktardım. odama geri döndüm. kapıdan girerken klavyenin altında bi parıltı gördüm. kaldırdım klavyeyi ilacım çıktı altından. işte günümün en güzel anı. "ilacımı buldum yaşasın gülümsemesi" yerleştiği sırada yüzüme, içerden abimin sesi duyuldu. "kitabımı kaybettim ya, daha demin masanın üstündeydi!"

Wednesday, March 28, 2007

Ne teyzesi ayol, armutum ben

Kafamın gerçekten karışık olduğu bazı durumlar var. Mesela hala 12. katta oturuyo olduğumu kabullenmiş değilim. Bi yandan 2007 de istanbulda doğmuş bi insanın doğasının şehir olduğunu düşünüyorum, çünkü insan uyum sağlama özelliğine sahip bi mekanizma. Bi yandan da ormanda açık arazide, verimli bi doğada; yoğun bi şekilde hiçbi şeye ihtiyaç duymadığımı daha huzurlu, daha akışta olduğumu biliyorum. O zaman 12. katta geçirdiğim her saniye kayıp gibi geliyo. Çok karışık bi durum. Bazen hava soğuk dışarı çıkmiyim diyorum bazen de şehrin bize sunduğu istediğinde dışarı çıkmama şansı fazla bi lüksmüş gibi geliyo. Yani hem bana sağlanan kolaylıklardan faydalanmak istiyorum hem de daha doğal olmak istiyorum. Daha doğal olmak daza az teknolojik olmakla eş değer. Bizim için geri dönüş olmadığını düşünmek ise korkutucu geliyor. Herşeyin temelinde bu sorun var. Kafama fazlaca takılan herşeyin sorumlusunun burda kısılıp kalmış olmam olduğuna karar veriyorum. Buna ne cevap versem herşeyin temeli değişiyor. Aslına bakarsan hayalimde şöyle biyer var. Alt katında, üst katında insan olmaması. Yani apartman işini kökünden kazımak istiyorum. Aynı zamanda ağaçlara ihtiyaç duyuyorum. Pencereden baktığımda görmek istediğim bina değil doğa. Buna gerçekten ihtiyaç duyuyorum, herkes benim kadar yoğun hissediyor mu bu duyguyu merak ediyorum. Onun dışında kitap olsun, güzel filmler olsun, ne biliym sevdiğim insanlarla falan vakit geçiriym. Makarna yerim, şarap içerim idare ederim, hayat kötü bişey olmaz yani. Ama şu durumda bi alışveriş merkezinden 10 dakka geçiremiyorum ben. Gerçekten katlanamıyorum. Ne oraya ne ordaki insanlara. Bugün beş dakka alışverişe gidiym dedim. Kadın çocuğuna kızıp şak die geçirdi bi tane. Dayanamadım terk ettim olay mahalini. Katlanma eşiğim gittikçe düşüyor. Bi sürü canavar insan var, çocuklarını da canavar olucak şekilde yetiştiriyolar. Zaten böyle düşününce tarihe yön veren insanların hepsi de birbirinden iğrenç. Hepsi birbirinden egosantrik, hepsi birbirinden savaş yanlısı. Böyle ilkel basit mekanizmalar. Hırs, nefret, intikam gibi değersiz duygulara yenilip duran aptallar topluluğu. İşin kötüsü yaptıklarına inanıyorlardı muhtemelen. İyi gözle bakmaya çalışıyorum daha mutlu bi hayat sürmek için sevmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum ama olmuyor. Bi insan acı çekmenin kendisi için acı verici olduğu kadar başka biri için de acı verici olduğunu ve bu ikisinin aslında hiçbi farkı olmadığını tek farkın senin o olmadığını nasıl anlıyamaz hayret verici bi olay. Kristof kolombun günlüğünde olduğu iddia edilen şu yazıya bakın:
"Kızılderililer son derece dürüst,sade ve eli açık insanlar.Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar.Kötülüğün ne oldugunu hiç bilmiyorlar,çalmıyorlar,öldürmüyorlar.KomŞularını kendileri kadar çok seviyorlar.Dünyada onlar kadar tatlı dilli insan yoktur,her zaman gülüyorlar.Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istedigimizi yaptırabiliriz.."

Sunday, March 11, 2007

Kozmik Denge Ekibi

"Dünya üzerindeki en yoğun kötü enerji burda toplanmış, ne var burda görmek istiyoruz." diyerek odaya girdiler. Yaklaşık 15 kişi. Yatakta bi kız oturuyordu. Kalabalığı görünce yorgun bakışlarına biraz şaşkınlık karıştı. Önde duran kadın elindeki listeyi okumaya koyuldu.
"Güvensizlik, tedirginlik, ihanet, karamsarlık, yanlış sezgiler, sadistlik, pişmanlık, endişe, kararsızlık, saplantı, delilik, suçluluk duygusu, kısır döngü, umutsuzluk, özellikle de yoğun bir korku bulutu var çatınızın üstünde hatta koşulsuz bekleme hali içerisindesiniz"
arkasındaki görevli, "Şuraya bak mutsuzluklar huzursuzluklar havada uçuşuyor" dedi düşünceli bi şekilde.
Ardından görevli kadın kızla konuşmaya başladı
"Bayan, sizi derhal burdan çıkarmalıyız. Burda yaşamanız mümkün değil. Biz bu kötü enerjiyi evrene dağıtana kadar biraz dışarda bekleyin"
"Hayır, hayır dışarı çıkamam. Bu benim kendi kötü hayatım. bunlar benim yaptıklarımın, yaşadıklarımın sonuçları. hepsini hakettim ben, cezamı çekmeliyim"
"Bakın burdaki kötü enerji, limitin çok üstünde. Bugüne dek ölçülebilmiş olanların hepsini fazlasıyla geçiyor. Artık hep daha kötüye gidecek. Biinsanın tek başına bunları dağıtması mümkün değil. Çıkın hava alın biraz, biz düzeltelim hayatınızı"
"Çıkamam, yapamam ühühü yapamayanım ben, yapamıyorum"
"Görevliler! bayanın dışarı çıkmasına yardım edin."
Görevliler kızı apartopar kolundan yakalayıp dışarı çıkarmaya çalıştılar. Bu kadar baskıya dayanamayan kız bayılıverdi dışarı çıkınca kendine geldi ve uzun zaman sonra tekrar güneş ışığıyla karşılaştı. Burası içerisi gibi karanlık değildi. Sanki canlı birşeyler vardı. Bir yerlerden neşenin ve mutluluğun kokusu geliyordu.
Odadakiler ise, odanın kötü enerjisinden dolayı teker teker bunalıma girmeye başlayınca merkezden geçici olarak oksijen maskesi, mutluluk teması içeren birkaç tablo ve neşeli müzikler getirttiler. Öncelikle etrafa atılmış, karamsar yazılar içeren kağıtları ve defterleri odanın dışına çıkardılar. Evin önündeki meteor çukurunda bunları yakıp, içlerindeki kötü enerjinin duman halinde evrene dağılmasını sağladılar. Ardından bilgisayardan okeyi ve spider soliteri sildiler. Msn ve google historilerini bulup onları da sildiler. Bi kaç siteye erişimi engellediler falan. Fotoğrafların olduğu klasöre girince baktılar böyle olmicak bilgisayarı bozup kurtuldular. Bozulunca onu da attılar dışarı. Zaten bilgisayarı odadan çıkarınca kötü enerjinin yarısı gitti. Geri dönüp gözyaşlarıyla ıslanmış mendilleri ve karanlık geçmişle dolaysız bağlantısı olan bi kaç parça eşyayı poşetlere doldurup hepsini meteor çukurunda yaktılar. Külleri uçakla çeşitli ülkelere yolladılar. Son olarak anti-kötüenerji formüllü deterjanla eşyaları iyice silip dip köşe iyi bi temizlik yaptılar, havalandırdılar orayı. Merkezden umut, cesaret, motivasyon, istek tetikleyicisi, güzel hayaller, güven huzur falan böyle olumlu enerjiler içeren bi oda spreyi getirtip duvara astılar. Bu sprey kız kendi güzel gerçeğini oluşturana kadar odayı idare edecekti. Şöyle bi etrafa baktılar unuttuğumuz bişey kaldı mı diye. Yoktu. Tekrar ölçüm yaptılar. Durum gayet iyi. Her odada olan bikaç risk bulutu ve biriki zorluk hariç pozitif enerjilerle donanmıştı burası.
Kıza istediği zaman odasına geri dönebileceğini söylemek üzere dışarı çıktılar. Evin yakınındaki parka gittiler. Kız ve görevliler çimenlere oturmuş neşeli bi şekilde şohbet ediyordu. Ekip de yanlarına oturup sohbete katıldı. Kızla biraz konuştular. Mucizelerin var olduğundan, bundan sonra hayatın daha güzel olacağından, herşeyin bu kadar zor olmayacağından falan bahsettiler. Bu cümleler ilk defa inandırıcı gelmişti kıza. Vedalaşırken,"umarım bi daha görüşmeyiz" espirisini de yapmayı ihmal etmedi görevliler ve onun keyifle yeni dünyasına doğru ilerleyişini izlediler bi süre. Bir görev daha tamamlanmıştı. Sonraki görev yerinin neresi olduğunu öğrenmek üzere ölçüm cihazını çalıştırdılar ve taksime doğru yol aldılar.

Thursday, March 8, 2007

Bu durum, dünyadaki her insanın hayatı boyunca aynı anda on bin kişiyle telefon konuşması yapması gibi birşey (Eşyalar 2)

"Madem izlemicektin bu tepeme koyduun anteni taşımak zorundamıyım ben" diye çıkışınca televizyon, aniden yerimden zıplayıverdim. Sanırım gerçekten haksızlık ediyorum ona, bütün bu dengesizliğimi gerçekten haketmemişti. Kendimi affettirmek için açıp biraz izlemeye karar verdim ama klavye ellerimi oyalıyordu, sırf televizyonu açamayayım diye tuşlar kendini özellikle gelip parmaklarıma çarptırıp ekrandan bana bi mesaj vermeye çalıştılar. "tel evizyo na yak laşm a".
Klavyeden kendimi kurtararak televizyona yaklaştım "tamam" dedim. "sana ağır geliyosa ben anteni kendim taşırım. koy onu kafama." yüküm çok ağırdı ve ağır olduğu yetmezmiş gibi bir de dengede tutmak çok zordu.
Televizyona yaptığım kıyağı gören kitap biraz bozulmuştu. O da aynı adaletsizliğe maruz bırakıldığını, televizyon gibi bağırarak değil fakat iyice içine kapanarak belli ediyordu. "ne kadar kapanırsa kapansın bi ayraç gerçeği var. ben hangi sayfada kaldığımı bulurum" diye düşündüm ama sonra bu düşüncemi fazla duyarsız buldum. Kitaba da haksızlık ettiğimi kabullenerek yanına gittim. "ne yapmamı istersin senin için?" dedim. utandı biraz, zorlukla konuşabildi. "önceğ şuğ ayracı çıkar ğağzımdan!"
çıkardım. kitabın hislerini biraz daha iyi anlayabilmek için bu sefer ben ağzımda ayraçla konuşmaya çalıştım. "bubradf gelmuduğu çoğıbuduf" gibi bişeyler söyledim ve bıfıfıf ıff diye güldüm sora. gülerken anten kaydı biraz kafamdan düşücek gibi oldu ama tuttum hemen. Bunun üzerine kitap durdu,sustu gülümsedi gözünü açtı ve "sayfa 118 e gel" dedi," 2. paragraf, bak ne yazıyor.."

Thursday, March 1, 2007

Kapının ardındaki büyük sır

-İçeri girmek istediğinizden emin misiniz?
-Evet, iyice düşündüm bunu ve içerde olmam gerektiğine karar verdim.
-İyice düşünmek doğru kararı vermek anlamına gelmiyor. İçeri girdikten sonra olacakları değiştiremezsiniz. Söyleyin bana şimdi. Gerçekten istiyor musunuz bunu?
-Evet, lütfen artık bunu sormayı bırakın. Ben kararımı verdim.
-O halde burda bekleyin biraz. Kapının açılması için görevliyi çağarayım.
-Tamam, biraz çabuk olursanız sevinirim.
-Siz de bu arada kararınızı son kez gözden geçirin. Kapı henüz açılmadı, hala geç sayılmaz.
-Umarım bu görevli çağırmaya gitme bi numara değildir. Kapıyı siz de açabilirsiniz nerden çıktı ki şimdi bu hiyerarşik yapı? Yeteri kadar düşündüm işte daha fazlasına gereksinim duymuyorum, açın şu kapıyı.
-Peki daha önce içeri girenlere neler olduğunu biliyor musunuz?
-..evet
-Pek çok kayıp verdik...
-Benim durumum farklı. Üstesinden gelebilirim gördüklerimin. Bu sorumluluğu taşımak benim denklemimde var ve onu çözmek için içeri girmem gerekiyor.
-Bakın bayan. buraya girmek isteyen pek çok kararlı kişi gördük ama büyük çoğunluğunun sonu kötü oldu. Sadece çok azı hayatta kalmayı başarabildi. Sizi diğerlerinden güçlü yapan olan tam olarak nedir? Öyle olduğunu zannetmeniz dışında sağlam temellere dayanıyor mu?
-Bunun sizi ilgilendirdiğini hiç zannetmiyorum. Benim eksik olan yanım içerde. Tamamlanmam için içerde olmam gerekiyo. Hem de bir an önce. Şu an bana harcattığınız vakit inanın ki içerde olabileceklerden çok daha fazla zarar veriyor . Lütfen kapıyı açın artık.
-Peki bekleyin de görevlileri çağarayım.
-öğööööf
şimdi bi dialog yazınca böyle oluyo. hangisine daha çok sinir oldunuz? bırak kızı girsin di mi? öte yandan önemli bişey var ki bu kadar sorup duruyo adam! ayrıca içerde ne var yani bu kadar. ben biliyorum bitek bunu. aslında bişey yok falan değil yani. içeriyi de hazırladım ama yazmadım. aferim bana. ilerde açıklarım belki.

Saturday, February 24, 2007

25


Uzun zaman önce sorduğum sorunun cevabıyla karşılaştım geçen gün. "Teomanın felsefe öncesi düşünüş dersnotu gibi olsun istemedim bu sefer?" isimli yazımda geçen, "içimdeki yolculuk die bi sanat yapıtı vardır kesin?" sorusunun cevabından bahsediyorum. mephisto da gezinirken gördüm o kitabı. birinin ürettiği şeye bu ismi koyucağını biliyordum, evet biliyordum!
22 - 26 -> 29
25 - 27 -> 27
24 - 28 -> 29
21 - 22 -> 26
21 = 0 -> 4
25 = 0 -> 0
Gece rüyamda bunlar vardı. bu denklemdeki şifre sayıyı bulmalıymışım. 25 diyerek uyandım.
Sayıların sırrı şu: baştaki 2 sayı arasındaki fark, -lerde 25 e ekleniyor, =de 25 ten çıkarılıyo.
Şimdi bunu yazınca aklıma geldi finallerden sonra da şöyle bi rüya görmüştüm:
göya Oşali die bi islam filozofu varmış. ayhan hoca derste onun doktrinini anlatıodu.
-Oşali nin felsefesindeki en önemli kavram "deymezlik"tir. Bütün sistem bu "deymezlik" ilkesinin uzantısıdır. Hiçbir şey yapmaya deymeyeceği için bişey yapmaya gerek yoktur. Oşali'yi ukalalıkla suçlayan filozoflar olmuştur ama o "siz de haksızsınız" diyerek suçlamayı yapan filozoflara ağzının payını vermiştir. Bu nedenle oşalinin felsefe tarihinde yeri çok büyüktür, muntazam bi öğretisi vardır.
bunun üzerine ben gaza gelip -diğerlerinin haksız olması oşaliyi haklı mı yapıomuş? bu çok saçma bi açıklama. oşali felsefe tarihinde hiç de o kadar değerli falan diğilmiş bence dedim. sora tarih felsefesi dersinde islam filozofu anlatılmasına kıllanarak bu araştırmayı kimin yaptığını sordum.
ayhan hoca,"mahmut kaya çok güzel toparlamış ben ekleme yapmaya gerek duymadım" diyince
-"ohooo bu gidişle biraz zor profosör olursunuz siz. diye koydum lafı.
sinirlenmişim.

Thursday, February 15, 2007

Bitmeyen cümle

Acaba bütün edebiyat aleminin ihtiyacı olan, kabuslarına giren o bitmeyen cümleyi kurmayı bu sefer azimli davranıp başarabilir miyim diye derin derin düşünürken, winampimde çalan saykodelik şarkı karnımın ağrısıyla bir senkronizasyon yakalama eğilimi göstermeseydi o zaman ben bu sarı duvarları vıcır vıcır parlıyan sıcak fakat bir o kadar da soğuk olan odamda yalnız başıma oturmuş, bir resim bir yazı gibi sanatsal akışa girmeksizin, salt kendi özgür irademle internet sayfalarında bir kuş misali süzülebileceğim gibi aynı zamanda acaba bu yazıyı hala okumaya devam eden var mıdır fikrine kapılarak...

Friday, February 9, 2007

Eşyalar

bir gün şöle bi yazı yazıcam:
mereba burası begümün ilgi alanı. benin adım kitap. çoğunlukla geceleri talep oluyor bana uyumadan. ilgi alanı savaşlarında genelde yeniliyorum. eşit derecede ilgisizlik dönemlerinde pay kapmaya çalışıyorum ve genelde kapıyorum ama artık bir rakibim daha var. yan odada onunla da bir görüşmenizi tavsiye ederim.
mereba ben org. kitap beni rakip olarak gösterdiyse bu tamamen onun mütevaziliğindendir. ne de olsa ben burda yeniyim. bu hayatta yani; begüme ait olan. bi yandan da eskiyim aslında. yerim bile tam belli değil. zaten bana gece talep olmuyor, gündüz vardiyasındayım . piyasayı genelde bilgisayar tek eline almış durumda. her ne kadar begüm de onun dominasyonundan rahatsız olsa da yenemiyor mu, yenmek mi istemiyor, noluyor ben bilmiyorum. fazla bile konuştum aslında gerisini bilgisayar kendi anlatsın. ezici üstünlüğünün sırrını; bu hayata ne kadar irenç, zehirli bi düzen getirdiğini ve herşeyi nasıl çürüttüğünü anlatsın size. evet onu sevmiyoruz. bazı yönlerini diyelim ya da. ben org olarak müziği severim tabi. müziğe olan katkısı dışında sevmiyoruz onu.
mereba içerde bi süredir hakaret edip dışladığınız bilgisayar benim. evet begümün ilgi alanına damgamı vurdum. nie içerde beni çekiştiriyosunuz. sanki ben begümün yakasına mı yapışıyorum beni listelerde birinci yap die. bi çekiciliğimiz var ki sürekli benle ilgilenio. çekici olmak benim suçum mu? bu evdeki eşyaların kıskançlığından bıktım artık. alıcam başımı(monitör) gidicem buralardan diyorum ama hadi begümün hatrına duruyorum. bütün gün nefret dolu gözlerle beni süzüyolar. bu evde adaleti sağlayacak olan ben miyim? lütfen artık aramızdaki bu gizli çekişme bitsin barış ortamı gelsin. zaten zor olan bişeyi daha da zorlaştırmayalım. televizyon a niye hiç sataşmıosunuz. o da son günlerde bi artma yaşıyo. sırf benim alanımdan çalıyo diye dost oldunuz onunla. hepinizin tek düşmanı benim.
mereba ben televizyon. aslında bilgisayara bu kadar yüklenilmesine çok üzülüyorum. ben de insnaları esir ediyorum bazen ama suç bana ait olmuyor. ben işimi yapıyorum. içimde neler oldup bittiğini bile bilmiyorum duruyorum öylece. bilgisayarla aynı odada olmamıza ramen hatta birlikte çalıştırılmamıza rağmen hala iyi bir dostluk yakalıyamadık. nedense bu evdeki diğer bütün eşyalar gibi benim de onu sevmediğim ön yargısına sahip ama onu en iyi anlayan benim. bunları kendisine söylemek isterdim aslında... nasılsa bu yazıyı zaten bi şekilde o da okuycak, bütün bunlar onun içine yazılıyor. kendilik bilinci iyidir bilirim. farkındalık dedik mi akıllara hemen bilgisayar gelir. neyse açıkçası son günlerde bana gösterilen ilgiden memnunum ama bi yandan da kıllanmıyor değilim. sanki begüm geçmişte pek çok kez yaptığı gibi beni tekrar terkedecek die ödüm kopuyor. bazen öyle dönemler oluyor ki aylarca çalıştırmıyor beni.. gerçi benden korkuyor biliyorum. aslında o herşeyden korkuyo. acayip korkak birisi. benim için mücadele gerektiği için biraz da az talep ediyor. kanal sınırlaması var. yeterince iyi bi televizyon olamıyorum onun için. içerde şubelerim var oralara yolluyorum. orda da çamaşır engeli oluyor. salona çamaşır mı konurmuş. benim geleceğim pek parlak diil galba bu evde.

Monday, February 5, 2007

Bulmaca

bu puzzle insanın dünyaya sırf vakit geçirmek için geldiğinin kanıtı gibi bence. zaten başlangıçta bütün olan bi şeyi parçalayıp birleştir diosun. bitince yeni bişey çıkmıyo yani ortaya. önemli olan sonuç diğil çünkü süreç. bulmaca da öyle. bulmacayı oluşturanda bütün cevaplar var. şöyle bi bulmaca olsa bulmacayı yapan adamı bulmaca gibi. 4 bi yana dağılıp adamı bulup cevapları ondan alırız böylece bütün bulunması gerekenleri ele geçirmiş oluruz bulmaca da çözülür. adamı bulma aşamasında yine kafamızı çalıştırıcaz nasıl olsa. birilerini köşeye çekip bu bulmacayı hazırlayanı buralarda gördün mü? dicez. ama genellikle bulmaca çözenler ekstra sıkılan insanlar oldukları için mesela esnaf gibi; bulmacayı hazırlayanı bulmaya giderse dükkan boş kalır çok saçmaolur. belki de saçma olan benim şuan.

Friday, January 12, 2007

Başyapıt

hayat çok garip. başlangıçta annesi babası var herkesin, herkeste var bunlardan bazen yanlarında olmasa da, ekstra olarak bi de kardeşler oluo genelde. abi abla küçük kardeşler gibi çeşitleri oluo. tabi hepsinin olmasının iyi yönleri ve kötü yönleri oluyo. herşey renkli mesela. heryerde bişey var ve hepsinin renkleri değişik, boşlukta bile hava var o olmasa bile onun da rengi var uzay falan. yıldızlar var parlıyolar yukarsı da boş diil aşşası da, diyorum ya heryerde bişey var. hepsiyle oynuyabilirsin hepsini düşünebilirsin. hasta oluyosun renkli bi hap yutuosun iyleşiosun. kayısı suyu içiyorum rengi turuncu. onun yanında kırmızı şeyler var biri oje biri mum. bunlar oyuncaklarımız, bizler bebekleriz. sarı bebek var kaverengi bebekler var kızıl bebekler var. üstümüze bişeyler giyiyoruz oyun gibi işte. paralar var böyle onu verince sana bişey veriyolar ne istiosan çok çeşit var. herşeyi istiyebilirsin heryere gidebilirsin ama sistemler var bi yere gitmek için önce şöyle şöyle yapıp sora onu buna verip ondan bişeyler alıp başka bebeklere vermen gerekebiliyo. acıkınca yemek yenir oyunu var. bilgisayar bile var düşünsene tuşlara basıyosun çok zevkli. şimdi herşeyi yapabilirim ne yapsam ki. yemek mi yapsam yemek yapsam ne yapsam. dışardan mı alsam yemek ilaçlarım var onları iççem mesela o yüzden şarap bira falan gibi oyuncaklarla oynuyamıorum. çok garip kurallar var oyunlarımızın. oyun oynuyamicak kadar büyüyenler ölüyo. ama yeni bebekler doğurabiliyoruz. oynayıp oynayıp gidiyoruz. eğlenceli bişey aslında.

gökyüzünden bişeyler yayo bazen. beyaz olabiliyo su gibi olabiliyo bunlar. beyaz olunca kardanadam yapmak gerekiyo, su yağınca şemsiyelerimiz var onları açıyoruz hemen. nerde hangi nesneyle oynicaanı bilmek lazım. diğer bebeklerle konuşuyoruz. herşeyin şekli var bi de kimisi yuvarlak küp kare dikdörtgen falan olabiliyo. yamuk oluyo bazen şirin oluyo. simetrik olan var asimetrik olan var. büyüğü küçüğü olabiliyo herşeyin. çok büyük çok küçük olan şeyler komik bile olabiliyo. komik var bi de düşünsene. gülüyosun ihihih diye ses çıkarıyosun. kelime falan da var güzel şeyler bunlar onlarla kombinasyonlar yapıp bişeyler söylüyosun. koluma bişeyler takıyorum tırnaklarıma renkli bişeyler sürüyorum. bazı bebeklere küsüosun konuşmuosun onlarla. bakkallar var ben çok severim onlara bakıp kalırım.

Teomanın felsefe öncesi düşünüş notları gibi olsun istemedim bu sefer?

(bu soru işaretiyle yazdığım cümlenin başlık olup olmadığını düşünüyordum)

Yediğim en güzel kek ve içtiğim en güzel (ikinci) şeftalili ice tea. sesleri özledim. benim beynimde getirdiğim son noktadan çok uzaklarda olduğunu hatırladım, o benim uydurduğum ifadeyle yaşamadığını. (denizin içinde bisiklet?)

İçimdeki yolculuk diye bi sanat yapıtı vardır kesin?

Tuvalette - zoru buldun peki kolayı (?) o zaman niye aramıyorsun? diye düşünmüştüm o aradaki kelimeyi hatırlıyamıyorum. güzel ya evet, güzel şeyler var, benziyolar birbirlerine.

Benim gözüm de öyle. susuyo ama normal. çok uzak biyerden tuttum onu. sayfanın yarısında unuttuğum şeyi hatırladım "zi" yi tutmuştum aklımda tuvaletten gelirken.

Ben düşüncelere sahip değilim düşünceler bana sahip.