Friday, January 27, 2012

onu sevebilmek için çok zeki olmak gerekiyordu

bu daha önemli
mutsuz olabilirsin, sevinebilirsin
ağaçlar daha parlak gelebilir
ama bu içten dışa olmalıdır
hem ağaçlar neden parlasındır ki?
insanlar neden parlasındır?
seni sevmeyenler de mi parlayacaktı?

Wednesday, January 25, 2012

önce eksi sözlükte aratıcam, ciddi bi bilgiye hazır değilim

bi haftalık yazar tıkanmasının ardından yeniden karşınızdayım. bu hafta tıkanma vesilesiyle aşık olmadan yazı yazılamayacağını öğrendim. aşık olmadan derken, ille de bi insana aşık olmak anlamında değil; tabi o da dahil ama aynı zamanda bi şarkıya, bi atmosfere, bi yazıya, bi acıya, bi bişeye falan. şimdi örnekleri çeşitlendirerek cennetteki bi TOMURCUK gibi davranmanın alemi yok, cehennemde olduğumuz apaçık.

aslında son zamanlarda aşık olduğum bi kaç şey oldu. mesela bi 20 dakika kadar eski sevgilimsime aşık oldum ve sonra onu irrasyonel bi şekilde özledim. ama bunun bana yazı yazdırmasına izin veremezdim çünkü bu kadar irrasyonel bişeyi beslemenin sonunun şizofreni olduğunu daha önceden deneyimlemiştim. sonra başka bi gün, bi anlığına fakbadime küçük bi idealleştirme aktarımı hayranlığım oldu ama o sadece 37 saniye sürdüğü için o ilhamla da yazamadım; zaten o da irrasyonel bi aşktı ve bu sebepten onu da beslememek daha iyi sayılırdı. sonra bi ara addams ailesinin 1964 yapımı siyah-beyaz tv dizisine yaklaşık 3 saat kadar aşık oldum ama sonra uyudum. gerçekten de o geceki rüyam boyunca gerçek bi addams'tım, bunun yanında ne yazık ki aşık olma halimi takriben yazı yazmak yerine uyuduğum için ilham zaman aşımına uğradı, dolayısıyla ertesi gün yazı yazmayı denediğimde addams ilhamları çoktan gitmiştilerdi.

sonra bi ara şarkı olarak she wants revenge'in tear you apart'ına aşık oldum ama o sırada günlerdir spora gitmememin vicdan azabı içinde mekik çektiğim için sporuma ara verip yazamadım. sonrasında da yazamadım çünkü spor içimdeki enerjiyi yeterince atmıştı. zaten sporun sanatın düşmanı olduğuna dair bi hipotezim var. bu hipotezi belki daha sonra yeterli deneyi yaptıktan sonra kamuoyuna sunarım.

bu haftanın içinde bi keresinde de ghost'un satan prayer'ına aşık oldum ama o esnada kahvaltı hazırladığım için (ev işi yaparken mp3 player dinliyorum) kahvaltım bittiğinde yine ilham zaman aşımına uğradı. gerçi eskiden olsa kahvaltı hazırlamanın tam ortasında da olsam, amuda kalkmış da olsam koşarak odama gelip yazımı yazar sonra amuduma kaldığım yerden devam ederdim. ama o sefer öyle olmadı çünkü haftalardır evden çıkmadığım için (çünkü şu anda türk eğitim sistemindeki bütün sınavlara hazırlanıyorum, bi kaç örnek vermek gerekirse: kpss, üds, kpds, ales..) ilhamla birleştirebileceğim herhangi bi malzemeye sahip değildim. malzeme demişken, bazı şeyler o kadar kendiliğinden komik oluyo ki yazmak için ilham gelmesine gerek bile yok.

en sonunda eylemlerimi bölüp yazı yazamıyor olmama bi çözüm olarak sabah kahvaltısından sonraki 3 saati serbest vakit ilan ettim ama serbest vaktimin sınırları olması beni fazla etkiledi ve hazırolda olduğum için yazamadım. sonra anladım ki ben her ne kadar android olsam da yaratıcılık konusunda sınırlamaya gelemiyorum.

ve son olarak kaka durumumun yazma üzerinde etkisi yadsınamaz. kakam varken daha iyi yazarken kaka yaptıktan sonra birden ilham kaçıyo ve dolayısıyla bazı durumlarda kakamı bekletmek zorunda kalıyorum. biraz üreticilik için nelere katlandığımı artık daha iyi anladınız.

Wednesday, January 18, 2012

bilgi olduğu gibi aktarılırsa etik bi sorun yok

anlayamıyordum, bi varoluşun içinde varoluşuyor olmayı ve bütün bunların ne belirsiz garip menem bişey olduklarını. kendimi lönk diye dünyaya düşmüş gibi hissediyordum, bunun adına artık yabancılaşma demek eğreti duruyordu çünkü tamamiyle doğal bir düşünme süreci gibi hayatıma entegre olmuştu. eğer entelektüel bi ürün olan felsefe yabancılaşmaysa, sanat da yabancılaşma olmalıydı ama biri delirtirken öbürü iyileştiriyordu. bilim ise nötrdü..

derken şarkı sonu sessizliği yan masanın "upper beginner" tespitlerine maruz kalmama neden oldu. neden bu kadar bağırarak konuşuyorlardı? birbirlerini duymak için gereken ses desibelinin çok üstündeydiler ve içlerinden birinin ses şiddeti optimizasyonu önermesi çok uzun zaman alabilirdi.

neyse ki fin de nuit yeniden başladı ve ben emziği verilmiş bebek gibi birden sakinleştim. adeta hava karardı, dünya dramatik bi görüntüye büründü ve ağaç yaprakları dansedercesine uçuşmaya başladı. kendimin kafası karışık olmayan bi versiyonunu düşünmeye çalıştım ama başaramadım çünkü kafası karışık olmayan bi begüm çok saçmaydı, ben olsa olsa yabancılaşmasıyla barışmış bi begüm olabilirdim.

yan masadan gelen bi küfürle irkildim. hoşlarına gitmeyen herhangi bi şeye hemen küfür edebiliyorlardı. sonra da oldukça ciddi bi şekilde telaffuz edilen lanet olsunlar havada uçuştu ve ben neden yan masadakilerin ciddi ciddi bi çeviri lisanıyla konuştuklarını anlayamadım. neye sinirlendiklerine dair sağlam bir arka planları olmamasına rağmen gösterdikleri aşırı tepkinin içerdiği nevrotiklik üzerine çok fazla düşünmeme gerek kalmadan, neyse ki şarkı yeniden başladı.

şarkının başlamasıyla birlikte etrafı bi sis kapladı ve rüzgarın uğultusundan hiçbir şeyin duyulmadığı güvenlikli bölgeye geri döndüm.

kendimi kötü hissetmiyordum ama yanlış soru hala soruktu. zilin basılı kalması gibi yanlış soru bi yerlerde sorulu kalmıştı ve ben deneyimlediğim her yeni şeyde sanki onun cevabını arıyor gibiydim. bu, yanlış sorunun cevabıyla ilgili olmayan diğer her şeyin birikerek ilerlemesini engelliyordu ve bu nedenle belli konulara obsesif derecede bağlıyken, hayatın çok temel noktalarına karşı inanılmaz ilgisizdim. işin kötüsü sağlıklı bir hayat için bunlara belli derecede ilgi duyup takibinin yapılması gerekiyordu. ama obsesif derecede bağlı olmadığım bilgilerin alımında şahsi hard disk'im problem çıkartıyordu.

"yan masa anırmalı gülüşü"yle dikkatim dağıldı. hassas kalbim bu kadar gürültüyü kaldıramıyordu. cenin pozisyonunda, bi çöpün içinde uyumak istiyordum ve ancak çöpün kapağını da kapatırsak tamamen güvende olabilirdim.

bütün bunlar bi yana, kendimi hayatın içine attığımda bu yabancılaşmanın kozmik bi yolculuğa dönüştüğü ya da yanlış sorunun eski gücünü kaybettiği bir gerçekti. ama o zaman da deneyimlerimi kendim seçemediğim için bazı sürüklenmelere direniyordum ve sürüklenildiğim yerler hoşuma gitmezse içimdeki yabancılaşma canavarı tristan'ın içindeki hayvana benzer bi şekilde uyanıyordu. onu tatmin etmenin yolu sanat ve felsefeden başkası değildi, böyle durumlarda, uzayda yer değiştirmek benim için sadece malzeme toplamaktı, çoğu zaman yer değiştirmeme bile gerek yoktu.

yan masadaki anırtılar bütün beynimi kapladı. onların dünyevi tespitlerine kısa bi süre daha maruz kaldıktan sonra loop'a aldığım track tekrar start verdi. o lanet olası yan masadaki dublaj ve ingilizce modası bana da bulaşmış olmalı diye kaygılanarak fin de nuit'in volümünü arttırdım.

sanatı hayal ettim. sıcak bi şömine karşısında çıtır çıtır sesler arasında çalınan, içime sıcak bi çorba gibi yayılan kemanları falan. yumuşacık dünyama geri dönmüştüm, seslerin ve diğer her şeyin armonik olduğu böyle bir dünyaya sahip olup hala şizofren olmamış olmam bi mucizeydi.

Saturday, January 14, 2012

bugün tek bir şeyi bile umursamadım. /efe

saat 2'ye kadar yataktan çıkamayan begüm, saat 2'de rmx'in telefonuyla güne başladı. bütün şehrin elektriği kesikti ve deli gibi kar yağıyordu. rmx geldiğinde elektrik kesintisinden ötürü kapının otomatiği çalışmadığından begüm, balkondan anahtarı attı fakat anahtar yere değil bahçeye düştü. rmx çamurlarda sürüklenip anahtarı ararken, bu kasvetli cumartesi öğleni begüm'ün yaptığı ikince şey bi uzaylının çamurda anahtar aramasını izlerken kardanbegüm'e dönüşmek oldu.

rmx gezegeninden gelirken begüm'e tonlarca çikolata almıştı. begüm bi yandan çukulataları yerken bi yandan odanın penceresi kapsamında gözüken kasvetli gökyüzü ve karlı fon arasındaki karşı binayı göstererek rmx'e: "sence şu bina ne renk? " diye sordu. rmx, "kiremit rengi olan mı?" diye cevapladı.
begüm: kiremit rengi mi? yavruağzı diil mi sence o?
rmx: yavruağzı pembe diil miydi?
begüm: bu bina pembe diil mi?
rmx: bence bu bina kahverengi.
begüm: peki bu bina sence daha çok turuncu mu yoksa pembe mi?
rmx: pembe olucak kadar kırmızı diil
begüm: ama kahverengi olucak kadar koyu da diil.
rmx: çünkü bu bina açık kahverengi

sonra begüm rmx'e, "açık kahverengi zaten turuncu değil mi" diye bağırdı ve rmx ağlamaya başladı. bunun üzerine rmx'in moralini düzeltmek için begüm ona, geçmişte onunla yaptıkları tatlı bi geziyi hatırlattı. o gün de gökyüzü tıpkı bugünkü gibi gündüz olmasına rağmen kapkaranlıktı ve dalgalar sanki özgür iradeleri varmış gibi hareket ediyordu. fakat begüm bunu tarif ederken bi gariplik hissetti. acaba o gün hava gerçekten öyle miydi; yoksa bunu şu anda mı uyduruyordu? sonra rmx'e o gün ona dinlettiği şarkıyı açtı. ama acaba o gün ona gerçekten bu şarkıyı mı dinletmişti; yoksa o gün ona bu şarkıyı dinlettiğini şu anda mı uyduruyordu? rmx sevinip o günkü şarkının bu şarkı olduğunu onayladı. ama sonra şüpheye düşüp, "acaba gerçekten o şarkının bu şarkı olduğunu hatırladım mı yoksa uyduruyor muyum" diye düşündü. içsel netlikleri tamamen kaybolmuştu.

elektrikler gelince rmx begüm'e kendi gezegeninde dinlediği "hey mambo, mambo italiano" şeklindeki eski missbon reklamı şarkısını açtı. müziğin öyle bi enerisi vardı ki begüm az önce top yaptığı çukulata ambalajını rmx'e atsa, rmx onu kesin havada yakalardı. kısa bi süre sonra begüm topu rmx'e attığında rmx gerçekten de havada yakaladı. istatistiksel olarak ona atılan bi şeyi havada yakalama olasılığı mutlak sıfır olan begüm de rmx'in ona attığı topu defalarca havada yakalayınca, şarkının gerçekten de büyülü olduğuna ikna olup sevindiler. sonra top atmak ve yakalayabilmek zaten 12 aylık bi bebeğin bile yapabileceği hareketler olduğu için bu kadar seviniyor oluşlarına bi çeki düzen verdiler.

begüm mambo'nun ne demek olduğunu çok merak edince mambonun en iyi ihtimalle ağaç, bitki ya da arkadaş demek olduğunu düşünüp "hey mambo" diye mırıldanıp durdu, begüm için mambo en kötü ihtimalle milli eğitim bakanı demekti. rmx vikipedia'dan mambonun anlamına baktı ve onun bi dans türü ve müzik grubu olduğunu öğrendi. begüm mambonun milli eğitim bakanı olmamasına çok sevindi.

begüm ve rmx bi süre bilincin yerini düşündü. begüm'ün bilinci beyninin içindeyken rmx'in bilincinin yeri sırtıydı. sonra begüm'ün bilinci kitap okuma ışığının ampulüne girdi ve rmx'in bilinci rmx'in içinde gezinirken bi yerde sıkışıp kayboldu. bu esnada cern'de kuantum karar vericisini arıyorlardı.

rmx uzay gemisine binip gezegenine dönmeye hazırlanırken, kendi gezegenindeki yollarda u dönüşü yapılabilecek pek çok fırsat olduğunu ama begümlerin gezegeninde çok nadir u dönüşü yapılabildiğini söyledi. begüm de u dönüşünün kolay kolay yapılamamasının iyi birşey olduğunu, çünkü istenildiği an u dönüşü yapma seçeneğine sahip olunursa gidilinen yere varma konusundaki kararlılığın etkileneceğini söyledi. rmx küçük bi aydınlanma yaşadı çünkü kendi gezegenindeki uzaylıların sık sık karar değiştirdiklerini farketti.

rmx uzay gemisine doğru yürürken begüm balkona çıkıp kardanbegüm olarak rmx'e el salladı, rmx gemisine binip ufukta kayboldu.

Friday, January 13, 2012

meteoroloji uzmanı olsam hergün şiir yazarım

gördüğüm en mantıklı bahaneyi sizinle paylaşmak istiyorum:

Amerikalı astronomlar, Dünya’ya ev sahipliği yapan Samanyolu Galaksisi'nin dışardan nasıl göründüğünü bulmaya çalıştıklarını belirterek, Dünya’nın Samanyolu’nun içinde olmasından dolayı bunun zor bir iş olduğunun altını çizdi.

Thursday, January 12, 2012

"Tanrım beni fiziksel acılardan esirge, manevi acıların hepsine razıyım." Oscar Wilde

az önce jules et jim'i ağzım açık bi şekilde izledim. çünkü 1962 yılında çekilmiş bu filmdeki catherine'in nevrotikliği, benim içimdeki nevrotiğin tıpatıp aynısıydı. eğer mantığımı nevrozumdan daha fazla ciddiye alıp, onu kontrol altında tutmaya çalışmasam, uygun şartlar altında ben de tıpkı onun gibi davranırdım. Catherine benim içimden geçenleri hiçbir süzgeçten geçirmeyip harfiyen söyleyen/davranan bir izdüşümdü.


filmden alıntıladığım bir dialog:

Jim:
Neyin var?

Catherine:
Bu gece yalnız uyumak istiyorum.
Kendi odana git.

Jim:
Peki ama neden?

Catherine:
Öyle istiyorum.

Jim:
Söyle neden?

Catherine:
Söylenecek bir şey yok.

Jim:
Yanında böyle yatacağım,
uslu duracağım.

Catherine:
Durmazsın.
Ayrıca uslu durmanı da istemiyorum;
midemi bulandırıyor.
Her gece bir kabus oldu.
Hiç doğmayacak çocuğumuzu düşünüyorum.
Sınava giriyormuşum gibi geliyor.
Artık dayanamayacağım.

Jim:
Ama birbirimizi seviyoruz, önemli olan da bu.

Catherine:
Hayır, ben de önemliyim
ve ben seni daha az seviyorum.
Onun için dürüstçe
birbirimizden vazgeçmeye çalışalım.
Ayrılırsak ve ben sonradan seni
sevdiğimi anlarsam, bu benim sorunum.
Hadi Gilberte'e dön.
Her gün mektup yazıyor sana.

Jim:
Haksızlık ediyorsun.

Catherine:
Biliyorum, ama ben kalpsizim.
Bu yüzden de seni sevmiyorum
hiçbir zaman da kimseyi sevmeyeceğim.
Ayrıca ben 32 yaşındayım,
sen ise 29.
40 yaşına geldiğinde bir kadın isteyeceksin.
Ben 43 yaşında olacağım.
25 yaşında bir kadın bulacaksın.
ve ben salak gibi ortada kalacağım.

Jim:
Belki de haklısın. Yarın gidiyorum.
Üç aylığına ayrılalım.

Catherine:
Acı çekiyor musun?
Ben artık çekmiyorum.
Çünkü iki kişi birden acı çekmemeli.
Senin acıların geçince
ben devralırım.

Tuesday, January 10, 2012

internete girer girmez hayatımdaki bütün gelişmeleri emdin

selçuk:
düğün davetiyemi mail atiym sana
begüm:
pihihihi
teknolocik
selçuk:
al burdan
begüm:
ehahuehauh
biz olmaya karar verdiniz demek
tarnım
selçuk:
en komiği buydu
begüm:
klişeden düşüp bayılıcam
selçuk:
ehuahue
ya öle de
diğerlerini görsen iğrençler
bu en güzeli
begüm:
kendin yaptıramıyo musun
selçuk:
mani mi yazsaydık
ne yaptırcaz ki
evleniyoruz biz gelin bekleriz mi
begüm:
auhaeuhae
bilmiyorum ki
benim alanım diil
selçuk:
evlilik klişe bişi zaten yapcak bişi yok
begüm:
ne zamandır birlikteydiniz
selçuk:
hımm
6 ay filan
beşbuçuk belki
begüm:
oha 6 ayda hemen evlenilir mi olum
selçuk:
yıldırım harekatı
begüm:
niye öle oldu
selçuk:
neden olmasın ki
begüm:
bimem
bişeyolmaz aslında
selçuk:
çünkü kısıtlama olmadan birlikte olmak istiyoduk
bunun da yolu evlenmek
begüm:
yeterince görüştüyseniz
selçuk:
yazın çok hızlı yaşadık ya
hala öleyiz
begüm:
babam bana evleniceğin kişiyle enaz bi sene aynı evde yaşa dedi
selçuk:
boş zamanımız yok
ehahe
ya işde her ailede onu yapamıyosun
bi de onu yapabiliyosan neden evlenesin ki
öle bişi olsa evlenir miydik biz bilmem
begüm:
evet resmen evlenmemi engelliyo babam
selçuk:
bu kadar çabuk evlenmiceğimiz kesin ama
sonuçta boşanma diye de bişi var
begüm:
hıhı
belki de boşanmicağım şekilde evlenmemi sağlamaya çalışıyodur
selçuk:
ehahue
ya bi de evlilik baskısından kurtulmak süper bişi
vıdı vıdı yok artık başımda
begüm:
evet ya
onu ben de düşünüyorum
1 yıl daha böle takılıp sora evleniceğim birini bulucam ben de
nişanlara falan gidiyorum darısı senin başına diyip duruyolar
selçuk:
gerçi ben pek sallamam öyle şeyleri ama bu kadar bana uyan biri çıkınca neden evlenmiyim ki dedim
adını yazdır gelinin ayakkabısının altına
bi de bunu deneyelim
begüm:
nişan kurdelesi yedirmeye kalktılar yemedim
ahuehua
selçuk:
ehuahue
begüm:
manyak mısınız olum dedim
mide hastasıyım ben dedim
tansiyonum kalbim var dedim
selçuk:
ama ondan ne kadar ufak yersen o kadar çabuk evlenirsin
begüm:
şekerim var benim dedim
selçuk:
sen hiç yememişin
begüm:
ıloawrtnzsıoxmj5orm6
selçuk:
heran evlenebilirsin bence
begüm:
risk altındayım
zaten dün biri evlenme teklif etti
ordan anlamalıydım
selçuk:
yaaa evet işte
geliyo evrenin enerjisi yavaş yavaş üstüne
kurdelanın laneti
begüm:
korkiom
selçuk:
kork
kork ki daha hızlı kaçasın
begüm:
keşke o lanetolası kurdelanın hepsini yeseydim