Tuesday, September 18, 2018

Hayat çok zort /Eray

Sanırım şu an yediğim patates kızartması sonsuz büyüklükte. İngilizmişim gibi sallama çay içip dandik bir patates kızartması yiyorum. Bir önceki maden suyu ve şekersiz türk kahvesi ikilisi siparişim bundan çok daha başarılıydı. Ama seçenekler tükeniyor ne yapabilirim ki, açlık bastırdı ve geleneksel bir menüyle karşı karşıyayım.

Genelde blog yazarken isteğim, bulunduğum andan çıktığımda varoluşsal bir mide bulantısı içinde yüzüp durduğum hissi vermeyen yazılar yazmak oluyor. Öyle ki sağlıklı bir şekilde dengelenmiş olmalıyım yazdıktan sonra; yani en azından bence yazı yazmak buna hizmet etmeli (bu cümleleri yazarken fonda can you feel the presence of death çalıyor olması)

mnjkkkkkk --- kucağıma çıkan yavru kedinin klavyede yazdıkları adeta bir öpücüğe benzedi.

Seçimlerini özgürce yaptıysan neden varoluşsal bulanıklık sorunu yaşayasın ki zaten diyesim geliyor kendime. Sonuçta özgür seçim hem ölüm geldiğine yaşadığın hayat için pişman olmamayı sağlar, hem başına gelebilecek olumsuz şeylerle doğru yoldayken karşılaşmana zemin hazırlar, hem adaletsizliğe karşı kendi yaşamını denemiş olduğun anlamına gelir, hem de uyaransızlık durumunda doğru bir arayışın peşinden gitmeni sağlar.

Neyse o halde kendime not: Bulunduğun anı, anın şartlarını ve etrafı gözle; içten ve dürüst olan düşüncelerini, yani kendi perspektifini paylaşmakta özgür olduğunu unutma. Sen bunları sürdürürken yaşam sana bir kıyak yapar ve gerçekleşen özgürleştirici güzel anlar yakalayabilirsen, bil ki bunlar ölümün elinden kurtulan anlardır. Bunlar, peşinden koşarak ulaşılacak şeyler değildir, sana ancak kendileri gelirler.

Kedi şimdi de öbür masadaki ingilizin kucağına çıkıp birasını içti.


Saturday, August 25, 2018

Yetişkinliğe girer girmez aileden uzaklaşıp dünyayı kendi başına deneyimleyerek kendini yapılandırmaya inanan biinsanım

Bayram burası. insanlar aynı anda aynı yerlere hücum ediyorlar, sürekli bir şeyler yiyorlar, bir anlamı olmayan anlık şeyleri sırayla yapıp duruyorlar. Her şeyi milyonlarca kişiyle aynı anda yaptıkları için trafikte, orada, burada sürekli sıra bekliyorlar ve sonuç olarak bulundukları her yer kalabalık oluyor.

Bazen onlara bakıp üzülüyorum; çünkü ben burada hiçbir şekilde eğlence değil, sadece varoluşsal boşluk görüyorum. Hal böyle olunca bazen dünyaya gizli bi ajan olarak gönderilmişim gibi oluyor, sanki ruhlar aleminden kılık değiştirerek buraya gelmişim, düzgün yaşamayı bilen az sayıda kişiden biriymişim, cenneti bildiğim için insanlara onun neye benzediğini göstermem gerekiyormuş ve gözleri açık olan insanlara örnek oluşturma görevim varmış gibi.

Sunday, August 5, 2018

Bir şeyi basit şekilde anlatamıyorsan anlamamışsın demektir.

Bugüne dek meditasyon çakra gibi şeyler duyunca, bunların çok "spiritüel" deneyimler olduklarını zannederdim; bu tarz şeylerle uğraşan kişiler genelde sevgi kelebeği olduğundan biraz şüpheyle yaklaşırdım bu meselelere. Eğlence amaçlı yaptığım bir kaç deneme sonunda meditasyon insanı olmadığıma karar vermem de çok uzun sürmedi; o kafalara girmem imkansızdı benim.

Ama geçen gün tesadüfi bazı okumalar sonucu anladım ki, meditasyon spiritüel değil gayet bedensel bir deneyimmiş; odağı zihinden alıp bedene yöneltmekmiş kısaca. Çakralar ise bedenin çeşitli noktalarını sırayla gevşetmek denilebilirmiş özetle.

Vücudumuzdaki fazla kullandığımız, yok saydığımız ya da gerdiğimiz bölgelere odaklanıp oraları algılamak ve gevşetmek, psikolojik olarak daha dengeli bir hale gelme sonucu verebilir elbette. Sonuçta bedeninle daha bi temasta oluyorsun ve onu daha bi sahiplenmiş oluyorsun. Ayrıca beynini çok kullandıysan ve patlamak üzereyse onu normale döndürmüş oluyorsun. Yani somuttan soyuta giden bir yöntem uygulanmış oluyor. E böyle düşününce çakra meditasyonu psikolojideki gevşeme teknikleriyle gayet örtüşüyor.

Bu işi boşu boşuna karmaşık bir hale getiren herkesi kınıyorum. Her şeyi anlayınca şimdi meditasyon yaptım oldu.

Monday, July 9, 2018

Sınıfta en iyi 7 yapan o /Müge

Şu an canım çok bira istedi ama bira içmeye giden süreç çok engebeli benim için. Öncelikle midem bu denli düzelmişken tekrar bozmak istemem. Ayrıca şimdi ben içersem barış da içer, ne güzel kilo veriyo, onu da bozmak istemem. Bunlara ek olarak bira çok pahalı. Hepsi bi yana, işim gücüm var, siteyi bitirmem lazım. Buzdolabını silsem o da olumlu.

Gördüğünüz gibi bugün bira içmem imkansız benim. Şarkıların güzel bölümüne aldanıp boşu boşuna gaza gelmemek lazım.

Thursday, June 14, 2018

Peki ya siz hangi anlar için yaşıyorsunuz?

Begüm burası. İnternette herkes bir seçim heyecanında. Ben de muharrem gelse iyi olur diye düşünüyorum ama yine de bu konuda fazla bir şey hissetmiyorum. İlk başta, tayyip beni o kadar bastırdı ki ülkeden umudumu kestim herhalde diye düşünmüştüm. Şimdi ise siyasetçilerden medet ummayacak kadar olgunlaştığım için bunun böyle olduğuna karar verdim.

Belki de benim cumhurbaşkanı adayım icx vortex olduğu için böyle hissediyorumdur?

https://youtu.be/pa325KdRk3c?t=128

ikinci turda da oyumu vikotnik'e veriyorum: https://youtu.be/zNwVJzGvobc?t=276


edit: ülkenin kurtulma şansı olmadığını bildiğim için umutlanamıyormuşum.

Sunday, April 1, 2018

Tenis Hikayem

2 yaz önce Sevgi aniden evde raket bulup Yoğurtçu Parkı'ndaki kortta tenis oynamaya karar vermişti. Kortta Gün Amca diye biri vardı, her yeni gelene tenis öğretiyordu. Sevgi'ye de öğretmişti biraz. Bir gün kortta buluştuğumuzda ben de Gün Amca ile tanıştım. Geceleri kuantum teorisi okuyan hafif sinirli bi amcaydı. "Önümüzdeki yaz gelsem bana da öğretir misin?" dedim, "Buralarda olursam öğretirim tabi" dedi. Ama böyle demesi beni pek mutlu etmedi, sonuçta sırtı vidalı bi insandım, tenis kimdi ben kimdim? Zaten bileklerim de küçük bi çocuğun bilekleri inceliğindeydi. Muhtemelen ilk oynayışta hemen kolum, sırtım, vidalarım ağrıyacaktı, raketi bile taşıyamayacaktım belki. "Başlar başlamaz bırakacağım kesin" diye düşünerek üzüldüm.

Gün Amca 90'ına merdiven dayamış olmasına rağmen harika oynuyordu. Sağa sola koşmadan her topa yürüyerek yetişiyor, top hangi açıyla gelirse gelsin kolunun yetişebileceği bir mesafede ise güçlü ve düzgün vuruşlar yaparak topu karşıya ulaştırıyordu. "Gün Amca kadar tenis oynasam daha ne isterim bu hayatta." diye düşündüm.

Sonraki sene oldu. Dandik bi raket alıp Sevgi'nin peşine takılarak korta geldim. Kendimden fazla bişey beklemiyordum. Gün amca neyse ki hala ordaydı ve yarı azarlayarak (öğretme tarzı öyle) bana temel bilgileri verdi. "Topu itme vuuur" diye bağırması olsun; yanlış oynadığımda sinirle yanıma söylene söylene gelmesi olsun baya etkili bi öğretim tarzı vardı. Aslında sadece Gün Amca değil, o korttaki herkes bana ufak tefek bir şeyler öğretti. Çok hızlı bir ilerleme gösteremesem de, tenisin vidalarımı zorlayan bir spor olmadığını anladım. Hatta doğru vuruş yaptığımda sırt kaslarıma iyi geldiğini bile düşündüm, bu beni baya mutlu etti.

Gel zaman git zaman tenisi iyice sevmeye başladım. Özellikle de sinirlerim gerginken korta gelip biraz top döverek ter atmak bana iyi geliyordu. Tenisi hayatıma kalıcı olarak sokmaya karar verince Barış'a da doğum günü hediyesi olarak raket aldım. Bi kaç kere oynamayı denedik, o da sevdi tenisi. Şimdi Muğla'ya taşınınca kendimize buralarda bir tenis kortu bulduk. Kort arabayla yarım saat uzaklıktaki Köyceğiz'deydi, haftada bir gitmeye başladık.

Bir gün oyunumuzu oynarken korta birisi geldi. Fazla iyi oynayamadığımız için gelen kişiye, "Oynayacaksanız siz gelin, biz çok iyi değiliz zaten" dedik. Adam meğersem halk eğitimde tenis hocasıymış. "Benim grup derslere yeni başladı, isterseniz sizi de alayım tenis derslerine" dedi. Biz de tamam dedik hemen (bedava tenis dersi vay be).

Haftada 3 gün Köyceğiz'e gelip hocadan ders almaya başladık. Hem adamakıllı tenis öğrenmeye başladık, hem de diğer tenisçilerle tanışıp arkadaş edindik; bir taşta iki kuş oldu. Ben önceden de biraz oynadığım için (ve Yoğurtçu'daki herkesten ders aldığım için?) kısa bi sürede hocanın dediklerini kaptım, kızlarda sınıf birincisi gibi bişey oldum. Hele Barış, tenisi baya çözdü ve kortta harikalar yaratmaya başladı. Ama maalesef tenisi adam akıllı oynamaya başlayınca kendi sınırlarımı da görmeye başladım.

Hızlı koşunca vidalarım rezonans yaptığı için rahatsız oluyordum. Ayrıca uzağa giden toplara gereğinden fazla uzanmaya çalışmak sırtımda sinir bozucu bir ağrıya neden oluyordu. İşte o noktada baştan üzüldüm. Kim bilir belki de tenis hayatım buralarda bi yerlerde bitiyordu. Sonraki dersler kendime daha fazla dikkat ederek oynamaya başladım. Sağa sola çok hızlı koşmadım ve kolumun yettiği alanda değilse uzak toplara uzanmamaya başladım. İşte o anda fark ettim ki, aynı Gün Amca gibi oynamaya başlamıştım ben! O da çok yaşlı olduğu için kendine dikkat ederek oynuyordu aynen böyle. O halde başlangıçtaki hedefimi gerçekleştirmeye hala devam edebilirdim. Gün Amca kadar oynamak yeterliydi benim için!

Friday, January 26, 2018

Tatlı Dostum

Geçen gün uyurken dışardan "Help me help me!" diye sesler geldi. Camdan baktık ses yandaki tarlanın ordan geliyo, bi adam sesi. "Bekle geliyoruz" dedik, dışarı çıktık. Üstü başı ıslak, çamurlu, ayakta duramayan yaşlı bi İngiliz bulduk yerde. Yüzünde kanlar falan var ve deli gibi sarhoş. Adama ""evin nerde" dedik, "hatırlamıyorum" dedi. Baktık yaralı falan değil, sarhoş olduğu için yürüyemiyo, bi de düşmüş azcık o yüzden yüzünde çizikler var, koluna girip eve getirdik adamı. Adı Richard'mış.

Barış ıslak kıyafetlerden kurtulsun diye kendi kıyafetlerinden verdi Richard'a. Ama Richard üstünü bile değiştiremicek kadar sarhoştu, o yüzden mecburen Barış soyup giydirdi. Kahve yapıp biraz sohbet ettik. Emekli öğretmenmiş, 67 yaşındaymış, ilk defa başına böyle bişey geliyomuş. Uykusu gelince Richard'a salondaki koltuğu yatak yapıp üst kata kendi odamıza çıktık. Barış bi ara merak edip aşağıya indi, Richard bütün kıyafetlerini çıkarıp öyle yatmış. Çıplak uyumayı seven biriymiş.

Ertesi sabah uyandık, Barış aşağı indi Richard uyyo. Bekledik bekledik uyanmadı. Mecburen uyandırma gürültüsü yaptık, sifonu falan çektik. Uyanınca yanına gittik, "dün gece olanları hatırlıyo musun Richard" dedik, hiçbi şey hatırlamıyo ama nedense bizde kalmış olmasına da hiç şaşırmadı. Dün "help me help me diye bağırdın üstün ful çamurdu" dedik, "aa citten mi??" diyip güldü, teşekkür etti hep. Sonra "hadi seni evine bırakalım" dedik. Evi meğersem bizim evin 30 metre yanındaki evmiş. Aslında onu bulduğumuz yerden 20 metre daha ilerlese kendi evine ulaşıyomuş. "Nerdeyse başarıyomuşsun" dedik, gülüştük.

İşte komşumuz Richard'la böyle tanıştık.