Monday, July 9, 2018

Sınıfta en iyi 7 yapan o /Müge

Şu an canım çok bira istedi ama bira içmeye giden süreç çok engebeli benim için. Öncelikle midem bu denli düzelmişken tekrar bozmak istemem. Ayrıca şimdi ben içersem barış da içer, ne güzel kilo veriyo, onu da bozmak istemem. Bunlara ek olarak bira çok pahalı. Hepsi bi yana, işim gücüm var, siteyi bitirmem lazım. Buzdolabını silsem o da olumlu.

Gördüğünüz gibi bugün bira içmem imkansız benim. Şarkıların güzel bölümüne aldanıp boşu boşuna gaza gelmemek lazım.

Thursday, June 14, 2018

Peki ya siz hangi anlar için yaşıyorsunuz?

Begüm burası. İnternette herkes bir seçim heyecanında. Ben de muharrem gelse iyi olur diye düşünüyorum ama yine de bu konuda fazla bir şey hissetmiyorum. İlk başta, tayyip beni o kadar bastırdı ki ülkeden umudumu kestim herhalde diye düşünmüştüm. Şimdi ise siyasetçilerden medet ummayacak kadar olgunlaştığım için bunun böyle olduğuna karar verdim.

Belki de benim cumhurbaşkanı adayım icx vortex olduğu için böyle hissediyorumdur?

https://youtu.be/pa325KdRk3c?t=128

ikinci turda da oyumu vikotnik'e veriyorum: https://youtu.be/zNwVJzGvobc?t=276


edit: ülkenin kurtulma şansı olmadığını bildiğim için umutlanamıyormuşum.

Sunday, April 1, 2018

Tenis Hikayem

2 yaz önce Sevgi aniden evde raket bulup Yoğurtçu Parkı'ndaki kortta tenis oynamaya karar vermişti. Kortta Gün Amca diye biri vardı, her yeni gelene tenis öğretiyordu. Sevgi'ye de öğretmişti biraz. Bir gün kortta buluştuğumuzda ben de Gün Amca ile tanıştım. Geceleri kuantum teorisi okuyan hafif sinirli bi amcaydı. "Önümüzdeki yaz gelsem bana da öğretir misin?" dedim, "Buralarda olursam öğretirim tabi" dedi. Ama böyle demesi beni pek mutlu etmedi, sonuçta sırtı vidalı bi insandım, tenis kimdi ben kimdim? Zaten bileklerim de küçük bi çocuğun bilekleri inceliğindeydi. Muhtemelen ilk oynayışta hemen kolum, sırtım, vidalarım ağrıyacaktı, raketi bile taşıyamayacaktım belki. "Başlar başlamaz bırakacağım kesin" diye düşünerek üzüldüm.

Gün Amca 90'ına merdiven dayamış olmasına rağmen harika oynuyordu. Sağa sola koşmadan her topa yürüyerek yetişiyor, top hangi açıyla gelirse gelsin kolunun yetişebileceği bir mesafede ise güçlü ve düzgün vuruşlar yaparak topu karşıya ulaştırıyordu. "Gün Amca kadar tenis oynasam daha ne isterim bu hayatta." diye düşündüm.

Sonraki sene oldu. Dandik bi raket alıp Sevgi'nin peşine takılarak korta geldim. Kendimden fazla bişey beklemiyordum. Gün amca neyse ki hala ordaydı ve yarı azarlayarak (öğretme tarzı öyle) bana temel bilgileri verdi. "Topu itme vuuur" diye bağırması olsun; yanlış oynadığımda sinirle yanıma söylene söylene gelmesi olsun baya etkili bi öğretim tarzı vardı. Aslında sadece Gün Amca değil, o korttaki herkes bana ufak tefek bir şeyler öğretti. Çok hızlı bir ilerleme gösteremesem de, tenisin vidalarımı zorlayan bir spor olmadığını anladım. Hatta doğru vuruş yaptığımda sırt kaslarıma iyi geldiğini bile düşündüm, bu beni baya mutlu etti.

Gel zaman git zaman tenisi iyice sevmeye başladım. Özellikle de sinirlerim gerginken korta gelip biraz top döverek ter atmak bana iyi geliyordu. Tenisi hayatıma kalıcı olarak sokmaya karar verince Barış'a da doğum günü hediyesi olarak raket aldım. Bi kaç kere oynamayı denedik, o da sevdi tenisi. Şimdi Muğla'ya taşınınca kendimize buralarda bir tenis kortu bulduk. Kort arabayla yarım saat uzaklıktaki Köyceğiz'deydi, haftada bir gitmeye başladık.

Bir gün oyunumuzu oynarken korta birisi geldi. Fazla iyi oynayamadığımız için gelen kişiye, "Oynayacaksanız siz gelin, biz çok iyi değiliz zaten" dedik. Adam meğersem halk eğitimde tenis hocasıymış. "Benim grup derslere yeni başladı, isterseniz sizi de alayım tenis derslerine" dedi. Biz de tamam dedik hemen (bedava tenis dersi vay be).

Haftada 3 gün Köyceğiz'e gelip hocadan ders almaya başladık. Hem adamakıllı tenis öğrenmeye başladık, hem de diğer tenisçilerle tanışıp arkadaş edindik; bir taşta iki kuş oldu. Ben önceden de biraz oynadığım için (ve Yoğurtçu'daki herkesten ders aldığım için?) kısa bi sürede hocanın dediklerini kaptım, kızlarda sınıf birincisi gibi bişey oldum. Hele Barış, tenisi baya çözdü ve kortta harikalar yaratmaya başladı. Ama maalesef tenisi adam akıllı oynamaya başlayınca kendi sınırlarımı da görmeye başladım.

Hızlı koşunca vidalarım rezonans yaptığı için rahatsız oluyordum. Ayrıca uzağa giden toplara gereğinden fazla uzanmaya çalışmak sırtımda sinir bozucu bir ağrıya neden oluyordu. İşte o noktada baştan üzüldüm. Kim bilir belki de tenis hayatım buralarda bi yerlerde bitiyordu. Sonraki dersler kendime daha fazla dikkat ederek oynamaya başladım. Sağa sola çok hızlı koşmadım ve kolumun yettiği alanda değilse uzak toplara uzanmamaya başladım. İşte o anda fark ettim ki, aynı Gün Amca gibi oynamaya başlamıştım ben! O da çok yaşlı olduğu için kendine dikkat ederek oynuyordu aynen böyle. O halde başlangıçtaki hedefimi gerçekleştirmeye hala devam edebilirdim. Gün Amca kadar oynamak yeterliydi benim için!

Friday, January 26, 2018

Tatlı Dostum

Geçen gün uyurken dışardan "Help me help me!" diye sesler geldi. Camdan baktık ses yandaki tarlanın ordan geliyo, bi adam sesi. "Bekle geliyoruz" dedik, dışarı çıktık. Üstü başı ıslak, çamurlu, ayakta duramayan yaşlı bi İngiliz bulduk yerde. Yüzünde kanlar falan var ve deli gibi sarhoş. Adama ""evin nerde" dedik, "hatırlamıyorum" dedi. Baktık yaralı falan değil, sarhoş olduğu için yürüyemiyo, bi de düşmüş azcık o yüzden yüzünde çizikler var, koluna girip eve getirdik adamı. Adı Richard'mış.

Barış ıslak kıyafetlerden kurtulsun diye kendi kıyafetlerinden verdi Richard'a. Ama Richard üstünü bile değiştiremicek kadar sarhoştu, o yüzden mecburen Barış soyup giydirdi. Kahve yapıp biraz sohbet ettik. Emekli öğretmenmiş, 67 yaşındaymış, ilk defa başına böyle bişey geliyomuş. Uykusu gelince Richard'a salondaki koltuğu yatak yapıp üst kata kendi odamıza çıktık. Barış bi ara merak edip aşağıya indi, Richard bütün kıyafetlerini çıkarıp öyle yatmış. Çıplak uyumayı seven biriymiş.

Ertesi sabah uyandık, Barış aşağı indi Richard uyyo. Bekledik bekledik uyanmadı. Mecburen uyandırma gürültüsü yaptık, sifonu falan çektik. Uyanınca yanına gittik, "dün gece olanları hatırlıyo musun Richard" dedik, hiçbi şey hatırlamıyo ama nedense bizde kalmış olmasına da hiç şaşırmadı. Dün "help me help me diye bağırdın üstün ful çamurdu" dedik, "aa citten mi??" diyip güldü, teşekkür etti hep. Sonra "hadi seni evine bırakalım" dedik. Evi meğersem bizim evin 30 metre yanındaki evmiş. Aslında onu bulduğumuz yerden 20 metre daha ilerlese kendi evine ulaşıyomuş. "Nerdeyse başarıyomuşsun" dedik, gülüştük.

İşte komşumuz Richard'la böyle tanıştık.

Saturday, January 13, 2018

Gökyüzü Temizliği

Sabah 9 buçuk 10 gibi uyanmak, insanlık naapmış diye sosyal medyaya bakmak ama insanlığın daha çok yolu olduğunu yeniden fark etmek, 11 gibi besleyici bi kahvaltı etmek, kahvaltıdan sonra çay keyfi yaparken o günü planlamak; o günkü plan işe gitmek mesela, o zaman üst kattaki çalışma odasına çıkmak, biraz fotoğraf rengiyle oynamak "2 ev 1 mikrop 3 cüce hazır" gibi cümlelerin havada uçuşması, fotoğraftan sıkılınca site için yazı aramak ya da çeviri yapmak, o esnada kahve, kuru incir ve badem yemek, daha da acıkılırsa çorba içmek, 4 saat falan çalıştıktan sonra giyinip dışarı çıkmak, ya bisiklete binmek ya yürüyüş yapmak ya da tenise gitmek, yolda tavukların peşimize takılması, tenis kortuna girmek için çok dar bi delikten sürünerek geçmek gerekmesi, dönerken güneşin çok güzel batması, eve gelip akşam yemeği hazırlamak, gece güzel bir film ya da bir kaç bölüm dizi izlemek, diziden sonra insan ruhunun araştırıldığı bir kitap okumak, uyumak.

Eğer o günün planı işe gitmek değil de mesela gezmekse, o zaman 2004 yapımı arabaya binmek, arabada hala kasetçalar olması, Nirvana'nın In Utero kasedini dinlemek, kasedin eskiliği yüzünden sesin Nirvana'nın ünlü olmadan önce leş bi barda çalıyor gibi gelmesi, gidilen yere ulaşılınca çok uzun yürüyüp fotoğraf çekmek, dönüşte Barış'ın arabayı bana kullandırması, feribot yüzünden eve beklenenden daha hızlı gelmek, kafamızın karışması, popilere yemek vermek, sonra da akşam yemeğinden devam etmek.

İşte benim cephede şimdilik 2018'in temposu bu şekilde,

Yan komşunun keçisinin selamı var bu arada:




Thursday, January 11, 2018

Dressed in Black

Dalyan burası. Hava olayları şehirdekinin yaklaşık 3 katı şiddetinde seyrediyor burda. Mesela yıldırım 3 kat fazla patlıyor, 3 kat fazla ışık çıkıyor, gün batımı 3 kat daha pembe ve dağların etrafı 3 kat daha yoğun sisli. Üstelik şehirdekinin aksine bu sert doğa olaylarına dev binalarla değil 2 katlı sevimli binalarla karşı koymaya çalışıyoruz. Bu durum havanın sert olduğu günleri daha varoluşsal bi düzleme çekiyor. Sanki bütün gün evin kapısının önündeki dev karları küremenin verdiği tatlı yorgunlukla akşam sıcak salonumda büyülü filmler izliyomuşum gibi.

Ben hayatın somut şeyleriyle uğraşmayı seven biri olmadığım için, burada da diğer her yerde olduğu gibi genel atmosferi koklamayı tercih ediyorum. Bişey yapacaksam mümkünse kafamda geniş geniş tasarlayıp sonra tek hamlede uygulamayı tercih ediyorum. Bu nedenle tam bi büyücüyümdür.

Tuesday, November 7, 2017

Cesaret

Dedem Şahin Şahin öldü dün. 88 yaşında falan vardı. Dediklerine göre uykusunda ölmüş, fazla acı çekmemiş. İstanbul'da olamayıp bugün cenazesine gidemediğim için biraz üzgünüm, ama ben de en azından burada biraz anabilirim onu.

Dedem gençliğinde babanemle birlikte Moda'ya taşınmış. Çok fakirlermiş ilk geldiklerinde, tencerede yemek pişirip kapağında yerlermiş. Dedem önce kapıcılık yapmış, babaannemse zengin komşulara yemek pişiriyormuş. (Babamın dediğine göre babaannem dedemden çok kazanıyomuş). Sonra biraz para biriktirip Moda'da bir yer satın alıp bakkal açmışlar. 5 çocukları olmuş, sonra da bir sürü torunları. Tanıdığım pek çok kişinin ve kendimin dünyada olması Şahin Şahin'e dayanıyor yani.

Dedem bence iyi birisiydi, bize iyi baktı. Çok çalıştı. Moda'daki bakkal o kadar para kazandı ki; bugün bir evim varsa ve geçinme kaygısı olmadan bir hayat sürebiliyorsam o bakkal sayesindedir. Şu an hala duruyor orası, sonradan genişledi biraz. Muhtemelen Moda sahiline inmeden önce oradan bira alıyorsunuz.


Daha önce bu kadar yakından tanıdığım birisini kaybetmemiştim. Benim için yeni bir durum bu.
Yakından tanıdığın, sevdiğin birinin ölümü zor bir ruh durumuna sokuyor insanı. Sanırım bir insanın ölümüyle ilgili üzücü noktalar 4 grupta toplanıyor:

1) Ölen kişi kötü bir hayat yaşadıysa hissedilen üzüntü: yani doğru düzgün yaşayamadan, kendi olamadan, gün yüzü görmeden ya da çok acı çekerek öldüyse bunlardan kaynaklanan acıklı durum

2) Ölen kişiyle istenilen ilişkiyi kuramamış olmakla ilgili yarım kalmışlığın getirdiği pişmanlık: sevgimi gösterebildim mi, onu anladım mı, yeterince görüştüm mü, hak ettiği gibi davranabildim mi, onunla geçen zamanın yeterince tadını çıkarabildim mi gibi sorunlar. Ve tabi o kişinin varlığına alışmış olmaktan kaynaklı, yokluğunun getirdiği özlem de bu gruba dahil edilebilir.

3) Ölen kişi sana kendi ölümünü hatırlattığı için yaşanan kaygılar: İstediğim hayatı yaşıyor muyum, tadını çıkarıyor muyum, iyi birisi miyim vb.

4) Son olarak ölüm kavramıyla genel anlamda yüzleşmekten gelen kaygılar: Bu noktada ölen kişi şu an nerede falan gibi varlık sorunlarına ek olarak, herhalde en önemlisi benliğinin yok olacağı ile yüzleşmekten gelen sorunlar oluyor.

Eğer şiddetli duygular sindirilip, bu sorulara tatmin edici cevaplar bulunup, gerekli dersler çıkarılamazsa yas süreci çok uzayabilir.

Ben de bu açılardan düşündüm dedemin ölümünü. 1. maddeye bakarsam, erken yaşta beklenmedik ani bir ölüm olmadığı için kabullenmesi daha kolay. Zaten çok yaşlı insanların sağlık sorunları da çok olduğu için bir noktada ölmesi kurtulması gibi geliyor insana. Dedem son zamanlarda kalbindeki sorunlar nedeniyle çok hastaydı. Öte yandan son bir kaç yıl hariç hayatını sağlıklı bir şekilde geçirdi. Çocuklarının, torunlarının kazasız belasız büyüdüğünü gördü. İçkisi, kumarı yoktu, gururuyla yaşadı. İdeal uzunlukta bir hayatı oldu. Yaşamı genel olarak fena değildi bence. Dolayısıyla bende fazla acıklı duygular uyandıran bir durumu yok.

2. madde: Beni sevdiğini biliyordum. Görünce gözleri parlardı, neşesi yerine gelirdi. Benim onu sevdiğimi bildiğini de biliyorum. Elini tutardım, gözünün içine bakardım, kaliteli zaman geçirmeye çalışırdım her gittiğimde. Görüşmeye fırsatım olmadığı dönemlerde bile arayı çok açmamak için bir şekilde zaman yaratıp uğrardım. Dolayısıyla aramızdaki ilişkinin yarım kalmışlığıyla ilgili ya da yeterince yakın davranamamış olmakla ilgili bir sorun hissetmedim.

4. madde: Maddi şeyleri ya da kendi kimliğini abartmayınca günün birinde benliğini kaybedeceğini bilmek o kadar korkutucu gelmiyor insana. Yani eşyalarla ya da somut şeylerle kendimi tanımlamak yerine ruh maceralarının peşinden gitmeye çalıştığım için ve dışarıdan nasıl göründüğüme kafayı takmak yerine içimden gelenleri yapmaya önem verdiğim için 4. madde açısından da sorun yaşamadım.

3. maddeyi sona attım çünkü beni en çok duygulandıran bu oldu. Dedemin ölümünün bende uyandırdığı en belirgin duygu "bir devir kapanmış" gibi hissetmek. Yani sanki bakkalın önünde kuzenlerimle oynadığım, dedemin etrafta olduğu o çocukluk yıllarım sanki biraz daha geçmişte kalmış gibi oldu. Bunun getirdiği bir burukluk var şu an. Sanırım bir dönemin kapanması iç dünyamızda "sen büyüdün" ya da "yaşlandın" gibi bir anlama geliyor. Bu da hayatımı yeterince verimli geçiriyor muyum, hayatımdan memnun muyum sorularını tekrar gündeme getiriyor. Hayatımdan memnunum ama dedemin ölümü biraz daha cesur olmam gerektiğini fark etmemi sağladı. Daha doğrusu kaybettiğim cesaretin yerini bulmamı sağladı ki; kaybettiğimi bile bilmiyordum. Hayatı yaşamak için daha güçlü bir heves ve istek hissediyorum şimdi. Yaşamın değerini anlamak gibi bir şey oldu sanırım.


Huzur içinde uyu