Saturday, June 15, 2019

Savaş bir erkek uğraşıdır. / Virginia Woolf

Dün Virginia Woolf’un günlüğünü bitirdim. Sağda solda okuduğum şeyler Virginia’yı bana hep, büyük bir feminist yazar olmasının yanı sıra, nevrotik, sorunlu ve bu nedenle intihar etmiş biri gibi tanıtmıştı. Ama 420 sayfa boyunca Virginia’nın beyninde dolaştıktan sonra aldığım izlenim hiç de öyle değildi. Tabii ki yazar olduğu için yüksek bir iç görüsü ve hassasiyeti var. Bir de işkolik gibi biraz, kendini çok hırpalıyordu yazmak için. Her yazdığı genel olarak beğenilmesine rağmen eleştirilerden çok korkuyordu. Sanki mahkemede cezasının açıklanmasını bekler gibi bekliyordu bazı kişilerden gelen eleştiri yazılarını. Ama bunlar bana kalırsa her insanda olabilecek sıkıntılardı. Yani kim pürüzsüz derecede sağlam bir sinir sistemine sahip ki? Böyle ufak tefek şeylerin olması değil, olmaması ender bir durum bence.

Sonra bipolar hastası olduğunu biliyordum yine okuduklarımdan; tabii her şeyi günlüğe yansıtmamış olabilir ama açıkçası ciddi bir bipolarlık göremedim günlükte. Bazen baş ağrıları falan tutuyor ama çok sık değil, dönem dönem sadece; genel verimliğini pek engellemiyordu sağlık sorunları bence. Genel olarak arkadaşlarıyla görüştüğü, davetler verdiği, yürüyüşe, geziye çıktığı çok oluyordu, aktif bir yaşamı vardı yani.

Bence Virginia’ya ne olduysa savaş esnasında oldu. Kadının hayatı birden değişti. Londra’daki evlerinin üstünden savaş uçakları geçmeye başladı camları titrete titrete. Camları halılarla kapladılar. Hatta kendi mahallesinden binaların üstüne füzeler düştü. Bazı komşuları öldü. Yazı yazdığı kulübe bile darmadağın oldu. Dahası, savaş atmosferi nedeniyle yazdıklarıyla ilgili geri bildirim alamamaya başladı. Demir yolları, metrolar yıkıldığı için hiçbir yere gidemez oldu, doğru dürüst kimseyle görüşemez oldu, eve tıkıldı. Zaten savaş ortamı, gelecek de umut vadetmiyor ve yaşlanmaya da başlamıştı.

E bu evin içinde tıkılıp, hiç dış besleme olmadan oku, yaz, kağıt oyna, oku, yaz kağıt oyna, döngüsünden bunalıp iç gözlemden bile sıkılmaya başladı bir süre sonra. Kendi kendine yaptığı monologlar anlamsız geldi ve günlük yazmayı bıraktı 25 yılın sonunda. Bu noktadan itibaren bipoların onu tamamen ele geçirmesine şaşmamalı. Günlük yazmayı bıraktıktan 4 gün sonra da intihar etmiş zaten.

Şimdi bana söyleyin, bu intihardan sadece bipolar mı sorunlu yoksa insanın yaşamını bir anda tamamen anlamsız ve boş bir hale getiren savaş ortamının bu işte parmağı var mı?


Saturday, June 8, 2019

Sanat, iki kere yaşamaktır.

Günler sonra tekrar balkon burası. Sonunda çevirilerden kafamı kaldırıp, bir soda açıp (biraymışçasına?) müzik dinlemek için şuraya oturabilirdim. Clandestine blaze’in beni biraz serinletmesine izin vermek istiyorum şimdi. Sıcak hava ve güneş, karanlığı bilinçdışına itermişçesine bastırdığında, biraz black metal dinlemek işi dengeliyor.

Web sitelerimden kazandığım komik rakamlardan sonra, uzun bir aranın ardından çeviri ile tekrar para kazanabilmek iyi geldi. Ama bütün beyin kıvrımlarımın çeviriye emanet olması pek hoşuma da gitmemeye başladı. İlk etapta tam benim beynime göre bir challenge olduğu için, gayet tatmin oldum şu çeviri işinden; sonuçta yazmakla, ifade etmekle ve cümle yapılarını kafada döndürmekle ilgili bir şey. Ama sonra patron benden memnun kalıp ayı gibi uzun işler paslamaya başlayınca ve ben mükemmeliyetçi bir insan olduğum için bütün işleri aşırı özenli yapmaya kalkışınca, yemek içmek gibi temel ihtiyaçlar dışında bütün gün çeviriye gömülmüş bir halde buldum kendimi. Özellikle de son bir kaç gündür yoğun çalışmanın sonucu, sürekli ekrana bakan boynum ve oturmak zorunda kalan belim biraz ağrıtmaya başladı. Barış benim tekrar bir çeşit “tez yazma hastalığına” tutulduğumu düşünüyor. Ama berat’ın ekonomiyi yönettiği bir ülkede, her ne kadar temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar param olsa da, kendimi maddi açıdan tam olarak güvende hissetmediğimden ve sonuçta sıradan insanla muhatap olmak zorunda kalacağım sosyal işleri de beceremediğimden, bu masa başı zihin işlerini kabullenmekten başka çarem yok. Her neyse, patronun ısrarcılık seviyesiyle baş etmenin bir yolunu bulur bulmaz bana daha az iş atmasını sağlayacağım ve bu, sorunumu temelli olarak çözecek sanırım. Sonuçta günde 3 saat çevirsem yeter.

Her gün birkaç saat balkon keyfine kesin vakit bulabilmek istiyorum. Çünkü yazmanın benim için elzem bi konu olduğunu geçtiğimiz 6 aydan sonra artık kesinlikle anladım. Yazmaya başlayınca hayatımın renkleri tekrar yerine oturuyor, eksik bir parçam tamamlanıyor sanki. Dolayısıyla, sanırım  büyük bir kısmını kimseye okutmasam da, yazmaya devam edeceğim. Belki 10 yıl falan sonra yazdıklarımı bir konu altında derleyecek bir konsept bulursam kitap çıkarabilirim. Ama çıkarmasam da sorun değil, ben yazmanın kendisini seviyorum.
Bu blog Clandestine blaze - Anti-Christian Warfare dinleyerek yazılmıştır:




Saturday, June 1, 2019

Kendimi herseferinde Batman'e yenilen joker gibi hissediyorum /Eray


İnsanlara söylemek istediğim bir şey varsa, o da şudur sanırım: bence insanlar, ruhsal konularla mutlaka ilgilenmeli. Yani ruhsal konular dediğim, madde madde toparlamak gerekirse (bi dakka ama önce şarkıyı değiştirmem lazım, bu şarkıda iyi yazamadım), birincisi, insanın, hayatını, kendi ruhuna göre düzenlemesi ve bu sayede ruhunun gelişimini sağlaması, yani buna beslenme şeklini değiştirmek, iş yükünü azaltmak, aile dahil insani zorunluluklarını azaltıp yaratıcı hobiler ve rahatlatıcı aktiviteler bulmak gibi şeyler dahil, ikincisi, insanın din, tanrı, ölüm, ölüm sonrası ve ruhun öldükten sonra devam edip etmeyeceği gibi konuları düşünmesi gerekiyor, bunu yapmak, insanı hurafelerden arındırıp biraz spiritüellik katar diye düşünüyorum, üç, insanın, dünyanın mevcut gidişatındaki büyük resmi görebilmesi, bu, kişinin toplum içindeki işlevini bulmasına yardımcı olur, tüm insanlar için neyi istediğine karar vermesini sağlar, insanlığın, -kendisinin de dahil olabileceği- hangi toplumsal adımlarla ilerleyeceğini anlamasını/çizmesini sağlar, dolayısıyla kişiye sağlıklı bir siyasi duruş verir ve onu siyasetçilerin oyuncağı olmaktan kurtarır, ayrıca kapitalistik tüketim zorlantılarından ve internet bağımlılıklarından da kurtulmasına olanak sağlar, dördüncüsü ise psikanalizle ilgilenmek, anne babanın zarar verici davranışları varsa, onlara mesafe koymak ve gerekiyorsa onları tamamen hayatından çıkarmaya cesaret edebilmek, kendi hayat kaliteni düşüren davranış kalıplarını ve şemalarını fark edip bırakabilmek, değiştirebilmek, kendini hayata karşı ve insanlara karşı doğru bir şekilde ifade edebilmek/savunabilmek.

Kişi bunların hepsini aynı anda mı yapar, belli bir sıra mı izler, ilk hangisinden başlar onu bilemem, o herkesin kendi önceliklerine ve katman sıralamasına bağlı; ama eninde sonunda bu 4 alanın da içine girmesi gerekir bence insanın.

Bu arada son olarak bonus 5. madde, bunu zaten farkında olmadan herkes yapıyor, o yüzden söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama kendi ruh kümene yakın insanlar arasından, varsa kendi frekansına uygun "kararsız elektronları" (kafası karışık insanları yani), bi üst yörüngeye çıkmaları için desteklemek.


İşte benim, bir insanın üst insan olması için, daha doğrusu "tam bi insan olması" için, bireyden beklentim bu 4 yola girmesi. Belki çok net ve detaylı anlatamadım, çünkü dünyaya söylemek istediklerimin tamamını toparlamaktaki ilk günüm.




Tuesday, May 28, 2019

3B1B1K2M1A

2009 yılında, yani bundan tam 10 yıl önce, tek sayılı yılların çift sayılı yıllardan daha iyi geçtiğini öne süren bir teori atmışım ortaya (bkz: https://livingmaze.blogspot.com/2009/07/dogmatik-uyku.html.) 2009'dan günümüze kadar her seneye blog'da hafifçe göz attım, hakikaten de teoriyi doğrulayan güçlü deliller var.

Çift sayılı senelerde daha bi sıkıcı işlerle uğraşıyorum ya da yeni bir şeylere başlamanın stresi var; daha bi analizlerde ya da bunalımlarda gibiyim. Çift sayılı yıllarda ise daha bi serbest, özgür ve arkadaşlarla eğleniyor gibiyim. Şu anda içinde bulunduğumuz tek sayılı senenin de bariz güzel geçtiği üstüne eklenirse deliller daha da güçleniyor. Bu sene de gayet serbest, özgür ve arkadaşlarla eğleniyor gibiyim. O halde mesela 2020 kötü geçer gibi olursa, moralleri bozmayıp "nasılsa 2021 güzel geçecek" gibi düşünülebilir.

Monday, May 6, 2019

Hello world

Cadı olduğumu öğrenen bir gazeteci geçenlerde benle kısa bi röportaj yaptı. Yayınlıyorum:



Bize kendinden biraz bahsedebilir misin?
Selam, ben Begüm, Dalyan'da yaşıyorum, web sitesi yapıyorum, evliyim, yazı yazmayı ve fotoğraf çekmeyi severim.

Nasıl cadı oldun?
Doğuştan gelmiş olabilir, belirli bir olay olmadı, genetik de değil bildiğim kadarıyla.

Ne kadar zamandır cadılıkla uğraşıyorsun?
Küçüklükten beri. Ama bilinçli kullanım yetişkinlikte başladı diyebilirim.

Kendini ne zamandır "Gri Cadı" olarak adlandırıyorsun?
Gri olduğumdan emin olmam yeni bir durum, eskiden kötü (siyah) bir cadı mıyım, yoksa iyi (beyaz) bir cadı mıyım diye dönem dönem düşünmüştüm; sonunda gri olduğumdan emin oldum, çünkü nötrlüğü seviyorum.

Gri büyüyü nasıl tanımlarsın?
Kötülüğü kötüye geri yansıtıp, iyiliği iyiye geri yansıtmak olarak tanımlıyorum. Ama acele etmeden dünyanın ritmine ayak uydurarak yavaş yavaş yapmak bunu.

Felsefen nedir?
Kişisel felsefem anlam ve özgürlük peşinde olmak. Büyü yaparkenki felsefem ise, herkesin ve her şeyin kendi doğrultusu karşısında, evrenden doğru geri bildirimi alabilmesi.

Dini inancın var mı?
Doğaya ve doğanın ruhuna inanıyorum. Semavi dinlere inanmıyorum.

Yaşadığın kültürün büyücülüğünde bir etkisi oldu mu?
Kültür pek etkili oldu diyemem, bireysel birisiyim.

Büyücülüğün en sevdiğin yönü nedir?
Güçlü olduğunu bilmek

Büyülerinde dikkat etmen gereken en önemli nokta nedir?
Keyfi kullanmamak, sadece gerektiğinde orantılı bir uygulama ile kullanmak.

Büyülerinin en zor tarafı nedir?
Eğer orantısız bir uygulama yaparsan fazlası sana geri dönebilir ya da gereğinden fazla verirsen senden eksilebilir.

Cadılık ya da büyücülük müessesesiyle ilgili en büyük şikayetin nedir?
Büyücülüğün bir tabu olması. Büyücü olduğunu bilmeden sana sıradan insan muamelesi yapılması, bu nedenle avamlıklara maruz kalabilmek.

Daha önce diğer cadılarla birlikte çalıştın mı?
Hayır

Bir klana mı bağlısın yoksa bağımsız bir cadı mısın?
Bağımsız bir cadıyım ama günün birinde gerekirse önemli bir olay için güçlerimi birleştirebilirim.

Cadı olduğunu insanlardan saklıyor musun yoksa bu konuda kendini açtın mı?
Şakayla karışık insanlara söylüyorum, tam gizli de değilim, tam açık da.

Özel günlerin ya da büyü orucu gibi çeşitli olayların var mı?
Gündelik sıradan anlarda büyüyü pek kullanmam. Hatların açık olduğu bazı günlerde tarota yönelirim. İçinden çıkamadığım konularda rüyaya yatarım.

Sana en çok ilham veren şey nedir?
Doğa ve sanat beni şarj eder. Hayaletli ruhlu şeytanlı korku filmi izlemek, yağmurda oturmak, black metal dinlemek gibi ufak karanlık eğlenceler hoşuma gider.

İdolün ya da bir kahramanın var mı?
Addams ailesinden Wednesday'i beğenirim ama idol denemez.

Büyü yaparken hangi araçları kullanıyorsun?
Genelde düşünce gücüne takılıyorum ama zaman zaman el kol kullanımı gerekebiliyor enerjiyi dengelemek-yansıtmak için.

Bir cadılık ritüelin var mı?
Belli bir ritüelim yok, spontane bir cadılık tarzım var.

Söylemek istediğin ekstra bir şey var mı?
Herkes süpergüçlerini fark etse, geliştirse ve bilinçli kullanabilse dünya daha güzel bir yer olur bence.

Monday, March 11, 2019

SÜMÜKLÜBÖCEK

Son bir iki haftadır iyice güneş açtı. Kış yağmurlarından korumak için üstünü kapattığımız bisikletleri açma zamanı gelmişti artık. Aylar sonra tekrar bisiklete binmek ve canlanan doğayı izlemek çok güzel olacaktı. Yollarda "yihuu" diye bisiketle uçtuğumu hayal edip sevindim. Ama sonra bisikletleri bi açtık, her yer sümüklüböcek olmuş. Bisiklet sepetinin içine doluşmuşlar en çok da.

Sümüklüböcekleri elle toplama düşüncesi bana biraz iğrenç geldi. Bu yüzden mutfaktan kaşık alıp, kaşıkla toplamaya başladım. Ama ben toplayıp atmaya başlayınca bunlarda bir hareketlenme oldu, kabuklarının içinden çıkmaya başladı sümüklüler. Ardından sepetin kenarlarına yapışıp kaşığa gelmek istemediler. Sanırım bi tanesini kaşıkla fazla ısrar ederken deldim. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki kalan 72 tanesini güvenle attım çimlere.

Bisiklet hazır olmuştu. Deldiğim sümüklüböceğin burukluğu içimde hala biraz devam ederken biniverdim üstüne. Ama biner binmez o "yihuu" hissini hemen yakaladım. Özlemişim.

Wednesday, March 6, 2019

Dev Hizmet: 2 Haftalık Yemek Menüsü

Ne yiyeceğine, bugün ne yemek yapacağına karar veremeyenler ve sağlıklı beslenmek isteyip de nereden başlayacağını bilmeyenler için 2 haftalık yemek menümü yazıyorum. Barış'ın 15 kilo verdiği, benim midemin ağrımadığı, insülin direnci yaşamadığımız, hiç ilaç kullanmadığımız ve pek nezle bile olmadığımız kayıtlara geçsin.

Öncelikle kahvaltıdan önce çeyrek limonlu su içmekle başlıyor gün. Ama tabii bu isteğe bağlı.


Kahvaltı:

2 adet köy yumurtası ya da şehirde yaşayanlar için organik yumurta (ister omlet yap ister haşla ama ben genelde kaşarlı yumurta şeklinde yapıyorum)
peynir, zeytin
yaz meysimindeysek; domates, salatalık;
kış mevsimindeysek havuç; (ama bunlar çok değil 1 havucu, 1 salatalığı 2 kişiye paylaştırıyorum mesela, o yüzden sıkıcı olmuyor)
bir tutam dereotu-maydanoz ya da roka
5 adet ceviz ve isteğe bağlı olarak bir mevsim meyvesi

Not: Ekmek yok yani bizim günlük kahvaltıda ama özel bir kahvaltı etmek istersek ballı tereyağlı çavdar ekmekleri havada uçuşabilir; yine de bunu nadiren yapıyoruz. (nadiren yapınca daha zevkli oluyor.)


Öğle yemeği:

Dev kaselerde içilen çorba (yaklaşık 2 full dolu tabağa denk geliyor bu bahsettiğim kaseler)

- Tavuk çorbası,
- Mercimek çorbası,
- Tarhana çorbası
- Yoğurt çorbası çeşitlerini yapıyorum ben öğle çorbası olarak evde.
- İşkembe çorbası içiyorum dışarıda haftada 1 mutlaka.
- Pilav ya da nadiren makarna da yiyebiliyorum çorba yerine.
Ayrıca dışarıda kaşarlı tost, simit, lahmacun da eklenebiliyor bunlara. Ama çoğunlukla çorbalara takılmaya çalışıyoruz.

Tatlı olarak: Günde 1 kakaolu cookie ya da 35gr. falan fıstıklı bitter çikolata, haftada 1 sufle ya da cheesecake. Bunları öğlen yiyince o koşuşturma içinde mideyi hiç rahatsız etmiyor.

İçecek olarak: Gün içinde yaseminli yeşil çay, normal çay, türk kahvesi, filtre kahve, papatya çayı, nane çayı, ada çayı, sarı kantoron çayı gibi çaylar olabilir. Kahveler, çaylar, bitki çayları fazla koyu olmamalı, günde birer tane olmalı. Her şeyin fazlası zarar.

İçki olarak: Haftada bir 1-2 bira. Tercihen gündüz birası. Ertesi güne bir eziyet kalmıyor böylelikle. Ama tabi arkadaş ortamı oluşunca arada içkili geceler de olabilir. İçkili gecelerin sonunda 1 çay kaşığı İngiliz karbonatını suyla karıştırıp içiyoruz ya da alkaseltzer.


Akşam Yemeği - 1. Hafta

1. Gün: Köfte ya da et/püre/salata-yoğurt
2. Gün: Kurufasulye-sebze/yoğurt
3. Gün: Kurufasulye-kinoa pilavı/turşu-yoğurt
4. Gün: Tavuk ya da somon/elma dilim patates/salata-mayonez
5. Gün: Bezelye-sebze/salata-yoğurt
6. Gün: Bezelye-kinoa pilavı/yoğurt
7. Gün: Dışarıda; steak ya da balık olabilir.

Yemeklerden sonra 1 avuç fındık ya da badem ve isteğe bağlı olarak 1 mevsim meyvesi (Yine ekmek yok).
Sebze dediğim yerlere yazın kabak, biber, patlıcan, fasulye; kışın brokoli, karnabahar, pırasa, kereviz, lahana gelecek (bir de mantar var tabii yaz kış).
Bütün yemekleri zeytinyağ ya da tereyağ ile yapıyorum bu arada (ya da ikisini karıştırarak)
Ayrıca 8'den sonra bi şey yememek lazım. (12'de yatan birisi için)
Yoğurt da ev yoğurdu

2. hafta için: Kurufasulyeyi nohutla değiştir; bezelyeyi de yeşil mercimek yemeği ile değiştir. Farklı bir hafta gibi oluyor.

Not: Kuru fasulye ve nohut pişirilmeden önce geceden mutlaka suya konulmalı, 8-10 saat bekletilmeli ve beklediği su dökülmeli gaz yapmaması için, sonra düdüklüde güzel güzel pişecek. Yeşil mercimek ve bezelye de önce 5 dakika haşlanıp suyu dökülmeli, sonra pişirilmeli. Pilav, bulgur, patates filan çok fazla olmamalı, kişi başı 1 AVUÇ yenecek şekilde olmalı (yani 2 kişilik bi pilav için 1 su bardağının en fazla %75'i kadar pirinç kullanarak pilav yapılmalı); diğer her şey istenildiği kadar yenebilir. Patates de kişi başı, büyük bir patatesin yarısı ya da küçük bir patatesin kendisi şeklinde porsiyonlanmalı.

Ekstra not: Bu yeme düzenine geçmeden önce 2-3 ay hiç tatlı, içki ve gluten yemediğimiz bir dönem geçirdik. Benim midem o sırada iyileşti ve Barış'ın da o sırada bütün göbeği gitti. Sonra diyeti esnetmeye başladık, çeşitli esnetme denemeleri yaptıktan sonra en iyi yemek düzeninin yukarıda yazdığım olduğunu tespit ettik. İçinde hem her şey var, hem keyifli, hem hiçbir şeyden geri kalınmıyor, hem midem ağrımıyor, hem de barış ideal kilosunu koruyor.