Monday, March 11, 2019

SÜMÜKLÜBÖCEK

Son bir iki haftadır iyice güneş açtı. Kış yağmurlarından korumak için üstünü kapattığımız bisikletleri açma zamanı gelmişti artık. Aylar sonra tekrar bisiklete binmek ve canlanan doğayı izlemek çok güzel olacaktı. Yollarda "yihuu" diye bisiketle uçtuğumu hayal edip sevindim. Ama sonra bisikletleri bi açtık, her yer sümüklüböcek olmuş. Bisiklet sepetinin içine doluşmuşlar en çok da.

Sümüklüböcekleri elle toplama düşüncesi bana biraz iğrenç geldi. Bu yüzden mutfaktan kaşık alıp, kaşıkla toplamaya başladım. Ama ben toplayıp atmaya başlayınca bunlarda bir hareketlenme oldu, kabuklarının içinden çıkmaya başladı sümüklüler. Ardından sepetin kenarlarına yapışıp kaşığa gelmek istemediler. Sanırım bi tanesini kaşıkla fazla ısrar ederken deldim. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki kalan 72 tanesini güvenle attım çimlere.

Bisiklet hazır olmuştu. Deldiğim sümüklüböceğin burukluğu içimde hala biraz devam ederken biniverdim üstüne. Biner binmez o "yihuu" hissini hemen yakaladım. Özlemişim.

Wednesday, March 6, 2019

Dev Hizmet: 2 Haftalık Yemek Menüsü

Ne yiyeceğine, bugün ne yemek yapacağına karar veremeyenler ve sağlıklı beslenmek isteyip de nereden başlayacağını bilmeyenler için 2 haftalık yemek menümü yazıyorum. Barış'ın 15 kilo verdiği, benim midemin ağrımadığı, insülin direnci yaşamadığımız, hiç ilaç kullanmadığımız ve pek nezle bile olmadığımız kayıtlara geçsin.

Öncelikle kahvaltıdan önce çeyrek limonlu su içmekle başlıyor gün. Ama tabii bu isteğe bağlı.


Kahvaltı:

2 adet köy yumurtası ya da şehirde yaşayanlar için organik yumurta (ister omlet yap ister haşla ama ben genelde kaşarlı yumurta şeklinde yapıyorum)
peynir, zeytin
yaz meysimindeysek; domates, salatalık;
kış mevsimindeysek havuç; (ama bunlar çok değil 1 havucu, 1 salatalığı 2 kişiye paylaştırıyorum mesela, o yüzden sıkıcı olmuyor)
bir tutam dereotu-maydanoz ya da roka
5 adet ceviz ve isteğe bağlı olarak bir mevsim meyvesi

Not: Ekmek yok yani bizim günlük kahvaltıda ama özel bir kahvaltı etmek istersek ballı tereyağlı çavdar ekmekleri havada uçuşabilir; yine de bunu nadiren yapıyoruz. (nadiren yapınca daha zevkli oluyor.)


Öğle yemeği:

Dev kaselerde içilen çorba (yaklaşık 2 full dolu tabağa denk geliyor bu bahsettiğim kaseler)

- Tavuk çorbası,
- Mercimek çorbası,
- Tarhana çorbası
- Yoğurt çorbası çeşitlerini yapıyorum ben öğle çorbası olarak evde.
- İşkembe çorbası içiyorum dışarıda haftada 1 mutlaka.
- Kinoa pilavı ya da nadiren makarna da yapabiliyorum çorba yerine.
Ayrıca dışarıda kaşarlı tost, simit, lahmacun da eklenebiliyor bunlara. Ama çoğunlukla çorbalara takılmaya çalışıyoruz.

Tatlı olarak: 2-3 günde 1 kakaolu cookie ya da 35gr. falan fıstıklı bitter çikolata, haftada 1 sufle ya da cheesecake. Bunları öğlen yiyince o koşuşturma içinde mideyi hiç rahatsız etmiyor.

İçecek olarak: Gün içinde yaseminli yeşil çay, normal çay, türk kahvesi, filtre kahve, papatya çayı, nane çayı, ada çayı, sarı kantoron çayı gibi çaylar olabilir. Kahveler, çaylar, bitki çayları fazla koyu olmamalı, günde birer tane olmalı. Her şeyin fazlası zarar.

İçki olarak: Haftada bir 1-2 bira. Tercihen gündüz birası. Ertesi güne bir eziyet kalmıyor böylelikle. Ama tabi arkadaş ortamı oluşunca arada içkili geceler de olabilir. İçkili gecelerin sonunda 1 çay kaşığı İngiliz karbonatını suyla karıştırıp içiyoruz ya da alkaseltzer.


Akşam Yemeği - 1. Hafta

1. Gün: Köfte ya da et/püre/salata-yoğurt
2. Gün: Kurufasulye-esmer pirinç pilavı/salata-yoğurt
3. Gün: Kurufasulye-bulgur pilavı/turşu-yoğurt
4. Gün: Tavuk ya da somon/elma dilim patates/sebze-mayonez
5. Gün: Bezelye-esmer pirinç pilavı/sebze-yoğurt
6. Gün: Bezelye-bulgur pilavı/mantar-yoğurt
7. Gün: Dışarıda; steak ya da balık olabilir.

Yemeklerden sonra 1 avuç fındık ya da badem ve isteğe bağlı olarak 1 mevsim meyvesi (Yine ekmek yok).
Sebze dediğim yerlere yazın kabak, biber, patlıcan, fasulye; kışın brokoli, karnabahar, pırasa, kereviz, lahana gelecek.
Bütün yemekleri zeytinyağ ya da tereyağ ile yapıyorum bu arada (ya da ikisini karıştırarak)
Ayrıca 8'den sonra bi şey yememek lazım. (12'de yatan birisi için)
Yoğurt da ev yoğurdu

2. hafta için: Kurufasulyeyi nohutla değiştir; bezelyeyi de yeşil mercimek yemeği ile değiştir. Farklı bir hafta gibi oluyor.

Not: Kuru fasulye ve nohut pişirilmeden önce geceden mutlaka suya konulmalı, 8-10 saat bekletilmeli ve beklediği su dökülmeli gaz yapmaması için, sonra düdüklüde güzel güzel pişecek. Yeşil mercimek ve bezelye de önce 5 dakika haşlanıp suyu dökülmeli, sonra pişirilmeli. Pilav, bulgur, patates filan çok fazla olmamalı, kişi başı 1 AVUÇ yenecek şekilde olmalı (yani 2 kişilik bi pilav için 1 su bardağının en fazla %75'i kadar pirinç kullanarak pilav yapmalı); diğer her şey istenildiği kadar yenebilir. Patates de kişi başı, büyük bir patatesin yarısı ya da küçük bir patatesin kendisi şeklinde porsiyonlanmalı.

Ekstra not: Bu yeme düzenine geçmeden önce 2-3 ay hiç tatlı, içki ve gluten yemediğimiz bir dönem geçirdik. Benim midem o sırada iyileşti ve Barış'ın da o sırada bütün göbeği gitti. Sonra diyeti esnetmeye başladık, çeşitli esnetme denemeleri yaptıktan sonra en iyi yemek düzeninin yukarıda yazdığım olduğunu tespit ettik. İçinde hem her şey var, hem keyifli, hem hiçbir şeyden geri kalınmıyor, hem midem ağrımıyor, hem de barış ideal kilosunu koruyor.

Friday, March 1, 2019

Yaşamın Şifrelerinde Bugün

Görünürde her şey durağan olduğu için zamanın yavaş geçtiği gibi bir sanrıya kapılıyoruz. Halbuki zamanın geçiş hızı diye bi şey olsaydı ve biz onu görebilseydik, iki günü birbirinin tamamen aynısı yaparken ne kadar yanıldığımızı anlardık. Öte yandan belli bir rutin olmazsa rutin dışı yapılan şeylerin eğlence şiddeti o kadar da fazla olmuyor, bu nedenle bir çizgimiz olması şart gibi bir şey. Hatta bu yüzden kah orada kah burada sürekli dünyayı gezenlere pek özenmiyorum. Bu sanırım zaten bizden bir sonraki neslin özendiği bir yaşam biçimi. Bavul hazırla, uçağa bin, pasaport kontrolü falan bunlar bana çok sıkıcı geliyor. Ayrıca bulunduğun yeri hazmetmeden hemen bir başkasına geçmek de bana saçma geliyor. Bir şehirdeki popüler yerlerin önünde fotoğraf çektirmekle orası özümsenmiş de olmuyor zaten, bir şehirde en az bir hafta geçirmek ve benim gezme anlayışıma göre sokak sokak yürümek gerekiyor.

Ben bu "dünyayı gezme" çılgınlığını biraz karbondioksit israfı olarak görme eğilimindeyim. Yani herkes dünyayı gezmeye kalksa küre kim bilir ne biçim ısınır uçak mazotundan. Bence macera önce beynimizde olmalı, yani ruhsal bir gelişimi kovalarken içinden geçtiğimiz aşamalar ve arayıp bulduğumuz cevaplarda. Ama bu arayış sadece düşüncede kalmamalı, yer yer elbette ki bir doğa yürüyüşü, geziler ve insanlarla yaşanan deneyimler eşlik etmeli buna. Zaten bi tane şey fazla baskın olduğunda, diğer şeyler az gelişmiş kalır.

Sorumluluk, arayış ve deneyim üçlüsü şeklinde 3 temel alan var sanki insanın hayatında. Sorumluluk: eğitim, iş, faturalar falan diyelim; arayış: kendini aramak ve evreni anlamak gibi şeyleri içeriyor desek, deneyim de girilen ortamlar, geziler, insanlarla geçirilen zamanlar gibi gerçek hayattaki uygulamalar olsun işte; eğer bir kişi yaşamın bu üç yönünden birini es geçtiyse, ruhsal olarak tam ileri gidemiyor bence. Mesela arayışı ve deneyimi çok gelişmişse, bu kişi sorumlulukta biraz geri kalmış olabilir. Ya da sorumlulukta ve arayışta gelişti diyelim, o zaman da deneyimde geri kalmış olabilir. Bir diğer olasılık deneyim ve sorumlulukta gelişmişse, arayışta geride kalmış olabilir. Bazen sadece birinde ileri, diğer ikisinde geri de olunabilir, o tabi daha kötü. Üçü birden iyiyse ne mutlu o kişiye.




Sunday, February 24, 2019

Pınar gerçek dünyadan bildirdi

Zaman zaman aşırılıklara kaçan ama hiçbirinin içinde tam olarak kaybolmayan bir yapım vardır. Bence bu, aşırılıklara kaçmamaya çalışıp sonra farkına varmadan kendini bir aşırılığın içinde kaybolmuş bulmaktan; ya da hiçbir aşırılığa kaçmayayım derken kendini hayatı tribünden izlemeye mahkum bırakmaktan çok daha iyi bir yaklaşım. Böyle böyle orta yolu bulacağım.

Thursday, February 14, 2019

Evren Hepimizle Muhattap Olmuş

İstanbul'da dolaşmak için ilk ayak bastığımız yer tabii ki Kadıköy'dü. Kadıköy'ü görmeyeli neredeyse 1 buçuk yıl olmuştu. Gitmeden önce kendimi bana tanıdık gelen dükkanların kapanıp, hiç tanımadığım yerlerin açılışını ve aşırı kalabalığı izleyeceğim acılı bir senaryoya hazırlamıştım. Ama durum hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Kadıköy'e gelmek için aşırı soğuk bir günün öğle saatini seçmemizden dolayı, sokaklar fazla kalabalık değildi ve bu sayede Rıhtım'a adım atar atmaz, buranın hala benim memleketim olduğunu anladım.

Moda'da yürürken girdiğim her sokakta orayla ilgili anılarımı hatırladım. Ne kadar çok şey yaşamıştım burada: işte okuduğum ilkokul oradaydı, diğer sokakta lisem, öbür sokakta oturduğum ev, bir diğer sokakta dükkanımız vardı. Moda sahiline yürüdüm, burada bisiklete biniyordum, bu çimenlerde çeşit çeşit arkadaşımla bira içmiştim, şu tenis kortunda tenis oynamıştım, şu parkın etrafında kafamı boşaltacak yürüyüşler yapmıştım.

Barlar sokağına gelince Karga Bar'ı gördüm, burada nedense hep eğlenirdim, Arkaoda'da ise nedense hep sıkılırdım, Trip ise ikisinin arasıdır; ne tam anlamıyla sıkıldığım ne de tam anlamıyla eğlenebildiğim bir yer olmuştur. Öğretmenken hep Teachers'a gelirdim, Rock Pub'ınsa sadece üst katı güzeldir benim için. Sonra Bahariye'de yürüdüm, Bahariye'de yürümek hep zevklidir.

Kadıköy bitince Taksim-Karaköy tarafına geldik, oralar da fazla kalabalık değildi. Dolaşırken, Taksim'in sokaklarında mutlulukla, heyecanla ve hayalkırıklıklarıyla yürüdüğüm zamanlar geldi aklıma. Dünyayı, insanları, ilişkileri ve kendimi tanımak için verdiğim çabaları hatırladım. Taksim'e gitmişken St. Antuan kilisesine de uğradım. Dilediğim dileklerin yıllar içindeki evrimini izlemek ilginçti. Eskiden şu olsun, bu da olsun şeklinde dileklerimde detaya girerken, artık "sağlık olsun da gerisi önemli değil, gerisini ben hallederim." kafasına ulaşmıştım tam bir nine gibi.

Sonra Eminönü-Sultanahmet taraflarına yürüdük. Felsefe bilgeliği soslu bir mutluluk geldi burada bana. Sultanahmet gibi turistik bir bölge herkese eğlence ve gezi çağrıştırırken, üniversitemin buraya yakın olması nedeniyle bana felsefi bir bilgelik çağrıştırıyordu. Amatör bir ruhla yaşamın en temel sorularına cevap aradığım zamanları tekrar yaşadım buraları dolaşırken.

Dönüşte vapura bindik. Vapur camından bakınca, mavinin ve pembenin en güzel tonlarını sergilediği bir gün batımıyla karşılaştım. İstanbul'un bütün o karmaşasına karşın doğanın yine de kendini hatırlatabiliyor oluşu hoşuma gitti. O zamandan bu zamana hala Ved Buens Ende dinliyor oluşum ise, müzik zevkimdeki kalıcılığı ve buna bağlı olarak kendimin hala aynı kendim olduğunun altını çiziyordu adeta. Yaşamın getirdiği pek çok duvara, engele, kısıtlılığa ve yanlış anlaşılmaya karşı en derinde direnişini sürdürüp bir türlü pes etmeyen ruh yine aynı yerindeydi.

İstanbul'da gezmek ilk zamanlar güzel olsa da, haftasonu gelince işin keyfi kaçmaya başladı. Trafiğin baş göstermesi, binlerce insan yüzünden yolda yürüyememek ve her yerin tıklım tıklım olması nedeniyle, yaşadığım büyü yavaş yavaş kayboldu. Tam da Dalyan'ı özlemeye başladığım son günlerde, Eminönü vapurundan inmiş binlece kişinin bir anda üstüme yağılması İstanbul nostaljisi uykusundan uyanıp Dalyan'a dönüş hayallerine dalmama yol açtı. Bu sefer de Dalyan'ın pırıl pırıl parlayan nehri, gotik kral mezarları, irili ufaklı sisli dağları ve yemyeşil ağaçlı yolları gözümde canlanıp durdu.

Ama genel olarak benim İstanbul yolculuğum güzel geçti. Sevdim İstanbul'u. Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği o yerlerde dolaşıp geçen zamanı anlamlandırarak geçmişle geleceği birbirine bağlamak güzeldi. Bu yüzden İstanbul'un -tüm değişimine rağmen- benim için hala iyi bir hazine olduğunu anladım.

Let it fall

Kışın Dalyan'da hava çok soğuyunca, önce İstanbul, sonra Sırbistan, sonra tekrar İstanbul olmak üzere ocak ayını kapsayan 1 aylık tatile çıktık. Döndüğümüzde herkes, "Siz yokken burası çok fenaydı, sürekli yağmur yağdı, dolu yağdı, fırtına çıktı, deprem oldu, bi tek göktaşı düşmediği kaldı" dedi. Hah işte biz  tam da o yüzden gitmiştik, çünkü burası yazın ılık bir Ege kasabası taklidi yaparken, kışın adeta Dalyan kutbuna dönüşüyor!

Wednesday, December 12, 2018

Birdenbire bütün eski donlarımı atıp suni bi don sorunu yaşamak istemem. / Barış

Maslow piramidinin ısınma basamağındayım. Doğalgazsızlığın ve yalıtımsızlığın hüküm sürdüğü evimizde, özellikle de sabahları ısınmak baya zor oluyor. Kasım ayı geldiğinde sabah ilk iş mont giymeye başlamıştık. Şimdi ise aralık ayının, yağmurların ve kuzey dalgalarının gelişiyle daha da soğuk oldu. Yazın 35 derece hava yüzünden gündüz dışarı çıkamadığımızı düşününce bu soğukluğa inanamayacak gibi oluyorum.

Doğalgaz hattı olmadığı için, genelde üşüyen insanlar soba kuruyor burada. Ama Barış diyo ki, biz diğer insanlar gibi soba yakamazmışız. Onlar sabah 6'da kalkıp bahçeden odun toplayıp, sobanın içinde çıra tutuşturmak gibi dünyevi işler yapıyorlarmış. Biz öyle birisi değilmişiz, beynimiz gereğinden fazla evrimleştiği için beceriksizmişiz ve bu nedenle elektriğe muhtaç canlılarmışız.

Ben de aslında öyle çılgınlar gibi bahçe ekimi, soba yakımı gibi fiziksel şeyleri yapamayacağımızı, Dalyan'a taşınışımızın 6. ayında tamamen anlamıştım. Çatıya tırmanan ama hiç kabak vermeyen kabaktan ve sihirli fasulye gibi bir günde büyümesine rağmen toplamda sadece 3 fasulye veren fasulyeden sonra -komşunun tavukları da maydanoz ve rokalarımızı sistematik bir şekilde yiyince- ekstra fiziksel işlerden elimi eteğimi çektim.

Sonuç olarak soba kurmayıp; bir iki ufak yalıtım işini hallederek evdeki bütün elektrikli ısıtıcıları en son damlasına kadar kullandıktan sonra, gelen ayı gibi elektrik faturalarını ne pahasına olursa olsun ödemeye karar verdik..