Sunday, April 1, 2018

Tenis Hikayem

2 yaz önce Sevgi aniden evde raket bulup Yoğurtçu Parkı'ndaki kortta tenis oynamaya karar vermişti. Kortta Gün Amca diye biri vardı, her yeni gelene tenis öğretiyordu. Sevgi'ye de öğretmişti biraz. Bir gün kortta buluştuğumuzda ben de Gün Amca ile tanıştım. Geceleri kuantum teorisi okuyan hafif sinirli bi amcaydı. "Önümüzdeki yaz gelsem bana da öğretir misin?" dedim, "Buralarda olursam öğretirim tabi" dedi. Ama böyle demesi beni pek mutlu etmedi, sonuçta sırtı vidalı bi insandım, tenis kimdi ben kimdim? Zaten bileklerim de küçük bi çocuğun bilekleri inceliğindeydi. Muhtemelen ilk oynayışta hemen kolum, sırtım, vidalarım ağrıyacaktı, raketi bile taşıyamayacaktım belki. "Başlar başlamaz bırakacağım kesin" diye düşünerek üzüldüm.

Gün Amca 90'ına merdiven dayamış olmasına rağmen harika oynuyordu. Sağa sola koşmadan her topa yürüyerek yetişiyor, top hangi açıyla gelirse gelsin kolunun yetişebileceği bir mesafede ise güçlü ve düzgün vuruşlar yaparak topu karşıya ulaştırıyordu. "Gün Amca kadar tenis oynasam daha ne isterim bu hayatta." diye düşündüm.

Sonraki sene oldu. Dandik bi raket alıp Sevgi'nin peşine takılarak korta geldim. Kendimden fazla bişey beklemiyordum. Gün amca neyse ki hala ordaydı ve yarı azarlayarak (öğretme tarzı öyle) bana temel bilgileri verdi. "Topu itme vuuur" diye bağırması olsun; yanlış oynadığımda sinirle yanıma söylene söylene gelmesi olsun baya etkili bi öğretim tarzı vardı. Aslında sadece Gün Amca değil, o korttaki herkes bana ufak tefek bir şeyler öğretti. Çok hızlı bir ilerleme gösteremesem de, tenisin vidalarımı zorlayan bir spor olmadığını anladım. Hatta doğru vuruş yaptığımda sırt kaslarıma iyi geldiğini bile düşündüm, bu beni baya mutlu etti.

Gel zaman git zaman tenisi iyice sevmeye başladım. Özellikle de sinirlerim gerginken korta gelip biraz top döverek ter atmak bana iyi geliyordu. Tenisi hayatıma kalıcı olarak sokmaya karar verince Barış'a da doğum günü hediyesi olarak raket aldım. Bi kaç kere oynamayı denedik, o da sevdi tenisi. Şimdi Muğla'ya taşınınca kendimize buralarda bir tenis kortu bulduk. Kort arabayla yarım saat uzaklıktaki Köyceğiz'deydi, haftada bir gitmeye başladık.

Bir gün oyunumuzu oynarken korta birisi geldi. Fazla iyi oynayamadığımız için gelen kişiye, "Oynayacaksanız siz gelin, biz çok iyi değiliz zaten" dedik. Adam meğersem halk eğitimde tenis hocasıymış. "Benim grup derslere yeni başladı, isterseniz sizi de alayım tenis derslerine" dedi. Biz de tamam dedik hemen (bedava tenis dersi vay be).

Haftada 3 gün Köyceğiz'e gelip hocadan ders almaya başladık. Hem adamakıllı tenis öğrenmeye başladık, hem de diğer tenisçilerle tanışıp arkadaş edindik; bir taşta iki kuş oldu. Ben önceden de biraz oynadığım için (ve Yoğurtçu'daki herkesten ders aldığım için?) kısa bi sürede hocanın dediklerini kaptım, kızlarda sınıf birincisi gibi bişey oldum. Hele Barış, tenisi baya çözdü ve kortta harikalar yaratmaya başladı. Ama maalesef tenisi adam akıllı oynamaya başlayınca kendi sınırlarımı da görmeye başladım.

Hızlı koşunca vidalarım rezonans yaptığı için rahatsız oluyordum. Ayrıca uzağa giden toplara gereğinden fazla uzanmaya çalışmak sırtımda sinir bozucu bir ağrıya neden oluyordu. İşte o noktada baştan üzüldüm. Kim bilir belki de tenis hayatım buralarda bi yerlerde bitiyordu. Sonraki dersler kendime daha fazla dikkat ederek oynamaya başladım. Sağa sola çok hızlı koşmadım ve kolumun yettiği alanda değilse uzak toplara uzanmamaya başladım. İşte o anda fark ettim ki, aynı Gün Amca gibi oynamaya başlamıştım ben! O da çok yaşlı olduğu için kendine dikkat ederek oynuyordu aynen böyle. O halde başlangıçtaki hedefimi gerçekleştirmeye hala devam edebilirdim. Gün Amca kadar oynamak yeterliydi benim için!

Friday, January 26, 2018

Tatlı Dostum

Geçen gün uyurken dışardan "Help me help me!" diye sesler geldi. Camdan baktık ses yandaki tarlanın ordan geliyo, bi adam sesi. "Bekle geliyoruz" dedik, dışarı çıktık. Üstü başı ıslak, çamurlu, ayakta duramayan yaşlı bi İngiliz bulduk yerde. Yüzünde kanlar falan var ve deli gibi sarhoş. Adama ""evin nerde" dedik, "hatırlamıyorum" dedi. Baktık yaralı falan değil, sarhoş olduğu için yürüyemiyo, bi de düşmüş azcık o yüzden yüzünde çizikler var, koluna girip eve getirdik adamı. Adı Richard'mış.

Barış ıslak kıyafetlerden kurtulsun diye kendi kıyafetlerinden verdi Richard'a. Ama Richard üstünü bile değiştiremicek kadar sarhoştu, o yüzden mecburen Barış soyup giydirdi. Kahve yapıp biraz sohbet ettik. Emekli öğretmenmiş, 67 yaşındaymış, ilk defa başına böyle bişey geliyomuş. Uykusu gelince Richard'a salondaki koltuğu yatak yapıp üst kata kendi odamıza çıktık. Barış bi ara merak edip aşağıya indi, Richard bütün kıyafetlerini çıkarıp öyle yatmış. Çıplak uyumayı seven biriymiş.

Ertesi sabah uyandık, Barış aşağı indi Richard uyyo. Bekledik bekledik uyanmadı. Mecburen uyandırma gürültüsü yaptık, sifonu falan çektik. Uyanınca yanına gittik, "dün gece olanları hatırlıyo musun Richard" dedik, hiçbi şey hatırlamıyo ama nedense bizde kalmış olmasına da hiç şaşırmadı. Dün "help me help me diye bağırdın üstün ful çamurdu" dedik, "aa citten mi??" diyip güldü, teşekkür etti hep. Sonra "hadi seni evine bırakalım" dedik. Evi meğersem bizim evin 30 metre yanındaki evmiş. Aslında onu bulduğumuz yerden 20 metre daha ilerlese kendi evine ulaşıyomuş. "Nerdeyse başarıyomuşsun" dedik, gülüştük.

İşte komşumuz Richard'la böyle tanıştık.

Saturday, January 13, 2018

Gökyüzü Temizliği

Sabah 9 buçuk 10 gibi uyanmak, insanlık naapmış diye sosyal medyaya bakmak ama insanlığın daha çok yolu olduğunu yeniden fark etmek, 11 gibi besleyici bi kahvaltı etmek, kahvaltıdan sonra çay keyfi yaparken o günü planlamak; o günkü plan işe gitmek mesela, o zaman üst kattaki çalışma odasına çıkmak, biraz fotoğraf rengiyle oynamak "2 ev 1 mikrop 3 cüce hazır" gibi cümlelerin havada uçuşması, fotoğraftan sıkılınca site için yazı aramak ya da çeviri yapmak, o esnada kahve, kuru incir ve badem yemek, daha da acıkılırsa çorba içmek, 4 saat falan çalıştıktan sonra giyinip dışarı çıkmak, ya bisiklete binmek ya yürüyüş yapmak ya da tenise gitmek, yolda tavukların peşimize takılması, tenis kortuna girmek için çok dar bi delikten sürünerek geçmek gerekmesi, dönerken güneşin çok güzel batması, eve gelip akşam yemeği hazırlamak, gece güzel bir film ya da bir kaç bölüm dizi izlemek, diziden sonra insan ruhunun araştırıldığı bir kitap okumak, uyumak.

Eğer o günün planı işe gitmek değil de mesela gezmekse, o zaman 2004 yapımı arabaya binmek, arabada hala kasetçalar olması, Nirvana'nın In Utero kasedini dinlemek, kasedin eskiliği yüzünden sesin Nirvana'nın ünlü olmadan önce leş bi barda çalıyor gibi gelmesi, gidilen yere ulaşılınca çok uzun yürüyüp fotoğraf çekmek, dönüşte Barış'ın arabayı bana kullandırması, feribot yüzünden eve beklenenden daha hızlı gelmek, kafamızın karışması, popilere yemek vermek, sonra da akşam yemeğinden devam etmek.

İşte benim cephede şimdilik 2018'in temposu bu şekilde,

Yan komşunun keçisinin selamı var bu arada:




Thursday, January 11, 2018

Dressed in Black

Dalyan burası. Hava olayları şehirdekinin yaklaşık 3 katı şiddetinde seyrediyor burda. Mesela yıldırım 3 kat fazla patlıyor, 3 kat fazla ışık çıkıyor, gün batımı 3 kat daha pembe ve dağların etrafı 3 kat daha yoğun sisli. Üstelik şehirdekinin aksine bu sert doğa olaylarına dev binalarla değil 2 katlı sevimli binalarla karşı koymaya çalışıyoruz. Bu durum havanın sert olduğu günleri daha varoluşsal bi düzleme çekiyor. Sanki bütün gün evin kapısının önündeki dev karları küremenin verdiği tatlı yorgunlukla akşam sıcak salonumda büyülü filmler izliyomuşum gibi.

Ben hayatın somut şeyleriyle uğraşmayı seven biri olmadığım için, burada da diğer her yerde olduğu gibi genel atmosferi koklamayı tercih ediyorum. Bişey yapacaksam mümkünse kafamda geniş geniş tasarlayıp sonra tek hamlede uygulamayı tercih ediyorum. Bu nedenle tam bi büyücüyümdür.

Tuesday, November 7, 2017

Cesaret

Dedem Şahin Şahin öldü dün. 88 yaşında falan vardı. Dediklerine göre uykusunda ölmüş, fazla acı çekmemiş. İstanbul'da olamayıp bugün cenazesine gidemediğim için biraz üzgünüm, ama ben de en azından burada biraz anabilirim onu.

Dedem gençliğinde babanemle birlikte Moda'ya taşınmış. Çok fakirlermiş ilk geldiklerinde, tencerede yemek pişirip kapağında yerlermiş. Dedem önce kapıcılık yapmış, babaannemse zengin komşulara yemek pişiriyormuş. (Babamın dediğine göre babaannem dedemden çok kazanıyomuş). Sonra biraz para biriktirip Moda'da bir yer satın alıp bakkal açmışlar. 5 çocukları olmuş, sonra da bir sürü torunları. Tanıdığım pek çok kişinin ve kendimin dünyada olması Şahin Şahin'e dayanıyor yani.

Dedem bence iyi birisiydi, bize iyi baktı. Çok çalıştı. Moda'daki bakkal o kadar para kazandı ki; bugün bir evim varsa ve geçinme kaygısı olmadan bir hayat sürebiliyorsam o bakkal sayesindedir. Şu an hala duruyor orası, sonradan genişledi biraz. Muhtemelen Moda sahiline inmeden önce oradan bira alıyorsunuz.


Daha önce bu kadar yakından tanıdığım birisini kaybetmemiştim. Benim için yeni bir durum bu.
Yakından tanıdığın, sevdiğin birinin ölümü zor bir ruh durumuna sokuyor insanı. Sanırım bir insanın ölümüyle ilgili üzücü noktalar 4 grupta toplanıyor:

1) Ölen kişi kötü bir hayat yaşadıysa hissedilen üzüntü: yani doğru düzgün yaşayamadan, kendi olamadan, gün yüzü görmeden ya da çok acı çekerek öldüyse bunlardan kaynaklanan acıklı durum

2) Ölen kişiyle istenilen ilişkiyi kuramamış olmakla ilgili yarım kalmışlığın getirdiği pişmanlık: sevgimi gösterebildim mi, onu anladım mı, yeterince görüştüm mü, hak ettiği gibi davranabildim mi, onunla geçen zamanın yeterince tadını çıkarabildim mi gibi sorunlar. Ve tabi o kişinin varlığına alışmış olmaktan kaynaklı, yokluğunun getirdiği özlem de bu gruba dahil edilebilir.

3) Ölen kişi sana kendi ölümünü hatırlattığı için yaşanan kaygılar: İstediğim hayatı yaşıyor muyum, tadını çıkarıyor muyum, iyi birisi miyim vb.

4) Son olarak ölüm kavramıyla genel anlamda yüzleşmekten gelen kaygılar: Bu noktada ölen kişi şu an nerede falan gibi varlık sorunlarına ek olarak, herhalde en önemlisi benliğinin yok olacağı ile yüzleşmekten gelen sorunlar oluyor.

Eğer şiddetli duygular sindirilip, bu sorulara tatmin edici cevaplar bulunup, gerekli dersler çıkarılamazsa yas süreci çok uzayabilir.

Ben de bu açılardan düşündüm dedemin ölümünü. 1. maddeye bakarsam, erken yaşta beklenmedik ani bir ölüm olmadığı için kabullenmesi daha kolay. Zaten çok yaşlı insanların sağlık sorunları da çok olduğu için bir noktada ölmesi kurtulması gibi geliyor insana. Dedem son zamanlarda kalbindeki sorunlar nedeniyle çok hastaydı. Öte yandan son bir kaç yıl hariç hayatını sağlıklı bir şekilde geçirdi. Çocuklarının, torunlarının kazasız belasız büyüdüğünü gördü. İçkisi, kumarı yoktu, gururuyla yaşadı. İdeal uzunlukta bir hayatı oldu. Yaşamı genel olarak fena değildi bence. Dolayısıyla bende fazla acıklı duygular uyandıran bir durumu yok.

2. madde: Beni sevdiğini biliyordum. Görünce gözleri parlardı, neşesi yerine gelirdi. Benim onu sevdiğimi bildiğini de biliyorum. Elini tutardım, gözünün içine bakardım, kaliteli zaman geçirmeye çalışırdım her gittiğimde. Görüşmeye fırsatım olmadığı dönemlerde bile arayı çok açmamak için bir şekilde zaman yaratıp uğrardım. Dolayısıyla aramızdaki ilişkinin yarım kalmışlığıyla ilgili ya da yeterince yakın davranamamış olmakla ilgili bir sorun hissetmedim.

4. madde: Maddi şeyleri ya da kendi kimliğini abartmayınca günün birinde benliğini kaybedeceğini bilmek o kadar korkutucu gelmiyor insana. Yani eşyalarla ya da somut şeylerle kendimi tanımlamak yerine ruh maceralarının peşinden gitmeye çalıştığım için ve dışarıdan nasıl göründüğüme kafayı takmak yerine içimden gelenleri yapmaya önem verdiğim için 4. madde açısından da sorun yaşamadım.

3. maddeyi sona attım çünkü beni en çok duygulandıran bu oldu. Dedemin ölümünün bende uyandırdığı en belirgin duygu "bir devir kapanmış" gibi hissetmek. Yani sanki bakkalın önünde kuzenlerimle oynadığım, dedemin etrafta olduğu o çocukluk yıllarım sanki biraz daha geçmişte kalmış gibi oldu. Bunun getirdiği bir burukluk var şu an. Sanırım bir dönemin kapanması iç dünyamızda "sen büyüdün" ya da "yaşlandın" gibi bir anlama geliyor. Bu da hayatımı yeterince verimli geçiriyor muyum, hayatımdan memnun muyum sorularını tekrar gündeme getiriyor. Hayatımdan memnunum ama dedemin ölümü biraz daha cesur olmam gerektiğini fark etmemi sağladı. Daha doğrusu kaybettiğim cesaretin yerini bulmamı sağladı ki; kaybettiğimi bile bilmiyordum. Hayatı yaşamak için daha güçlü bir heves ve istek hissediyorum şimdi. Yaşamın değerini anlamak gibi bir şey oldu sanırım.


Huzur içinde uyu

Saturday, November 4, 2017

Yürümeyi seven kendi halinde bi insanım

Daha önce de belirttiğim gibi Kazakistan-Astana burası. Baya dandik bi yer. Biraz gezmek istiyodum ama gezecek güzel bir yer bulamadım. Bi eski islam mezarlığına gittik ilginç olabilir diye, ordan da kovulduk. Hıristiyan ülkelerde bu hiç başıma gelmemişti. Müslümanlar biraz aksi.

Burdaki parklarda ağaçlar bile cılız, bakması hiç zevk vermiyor. Ayrıca hava sinir bozucu derecede kuru. İlk bi kaç gün hava kuruluğundan uyyamadık. Sonra kalorifere ıslak havlu koyduk falan derken evrimleşip normale döndük zamanla.

Böyle fazla güzel olmayan memleketlerde bulunmanın iyi bir yönü var. Türkiye'nin aslında baya güzel olduğunu anlıyorum. Yanlış ellere geçmiş olmasa dünyanın en güzel yerlerinden biri olabilecek kadar iyi iklimi, antik kentleri, verimli toprakları ve tarihselliği var. Burada durduğum her gün nedense Türkiye'yi daha detaylı gezme isteği hissediyorum.

Tabi Astana'da her şey tamamen kötü demem de haksızlık olur. Her nekadar herkes şikayet etse de, ben soğuk olmasını sevdim (dışarı çıkmak zorunda olmadığım için). Dışarısı çok soğukken acayip güzel ısıtılmış evde, dev pencerelerin ardından şehri kuş bakışı görürken kahvemi içip yağan karı izlemek yaptığım tatlı etkinliklerden biri. Benim için güzel olan bir diğer şeyse, sonsuz suşi yemek! Şehirde fiyatlar uygun olduğu için sorun olmuyor. Ayrıca süper bi Japon restoranı var, menüdeki her şeyi sırayla hüpletmeye başladım. Bu noktada Kazakistan'ın şişko mantılarının çok lezzetli olduğunu da belirtmeden geçmiyim. Bir diğer iyi yön, marketteki kasiyerler bana hep iyi davranıyor. Normalde dillerini bilmediğim ülkelerde kasiyerler (eğer hiç İngilizce bilmiyorlarsa) benimle hafif tersleyerek konuşurlardı. Burda öyle bi şeye rastlamadım.

Neyse... Soran olursa 1 ay daha burdayım, iyi günler.

Tuesday, October 10, 2017

Özgürlüğe İnanmayan Özgürleşemez

Geçen hafta canım eğlenceli bi şeyler okumak istedi ama ne okuyacağımı bulamadım. Aradım aradım istediğim tarzda bişey yoktu, en sonunda ben de kendi blogumu baştan sona okumaya karar verdim. Bunun ne kadar iyi bir karar olduğunu kısa bir süre sonra anladım. Çünkü bu kendimi daha iyi tanımam için müthiş bir fırsat oldu. Hem de blog'un 10. yılına denk geldi.

Şu bakımdan çok şansılıyım, buraya yazmaya 22 yaşımda başlamışım (üniversite başlangıcı gibi bişey) ve her sene mutlaka bir şeyler yazarak sektirmeden bu günlere gelmişim. 22 yaş dediğimiz zaten bilincin daha yeni yeni yerine oturmaya başladığı yıllar. Dolayısıyla şu an bilincim başladığından beri ne yaptığımı belgelerle takip edebiliyorum. Ayrıca çok eğlendim, aşırı komik yazılar var. Bütün arkadaşlarım, yaptıklarım, hayat tarzlarım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Bi de bazı yazılara yapılan yorumların, yazıların kendisinden bile komik olması ayriyeten eğlenceliydi. Bu nedenle blogu internet yok olana dek saklamaya karar verdim.

Şimdi 32 yaş gözleriyle bakınca keşfettiğim bazı ilginç noktaları paylaşmak istiyorum. 2007 ve 2008 yılında, yani 22 yaşlarında tam bi çocuğum aslında. Kendimi diğer insanlardan tam ayıramamışım. O zamanki arkadaşlarımın cümleleri, karakterleri biraz bana geçmiş (benimki de onlara, hepimiz küçüğüz tabi), orjinal bi fikir duyunca hemen büyüleniyormuşum, her şeye şaşırıyormuşum, daha kendimi bulamamışım ve her şey bana fazlasıyla yeni görünüyormuş.

2009'da, artık okuduğum bölümün etkisiyle midir bilmem, düşünmeyi keşfetmeye başlamışım. 23 yaş sonuçta, düşünmekte ilk günüm gibi bi şey. Dünyayı ve yaşamı sorgulamaya başlamışım, kafamı kurcalayan şeylerin hangi felsefi problem zeminine oturduğunu tespit edip, giriş düşüncelerimi yapmışım.

2010'da düşünmeye devam etmişim, hatta fazla düşünmekten yer yer çağrışım hızlanması olmuşum, zaten en çok yazıyı da o yıl yazmışım. Beynim çok gevezeymiş. Ama aynı zamanda gündelik yaşamla hayal gücümü (tabii ki hayal gücüm daha baskın bir şekilde) dengelemeye de başlamışım.

2011'de hayal gücü ve  gündelik yaşam dengesi iyice yerine oturmuş (tabi hayal gücüm daha baskın olarak), eğlenmiş ve eğlendirmişim. Bol arkadaşlı zamanlar geçirmişim, onlarla birlikte keyif alarak düşünmeye başlamışım. Dönem dönem melankolikleşmişim ama ağır duyguların içinde tamamen kaybolmak yerine, bir yandan onları incelemeye devam etmişim.

2012'de komikliğin doruklarına ulaşmışım. Zaten en çok 2012'yi okurken güldüm. Bu durum 2013'ün başlarında da devam etmiş. İş yaşamını gözlemlemiş ve onun yan etkilerini çok iyi paylaşmışım.

2013'te işe ek olarak bir de yüksek lisans yaptığım için arkadaşlarımla ilişkim chat düzeyine inmiş. 2013'ün ortalarına doğru biraz yalnızlaşmışım ama kendimi eğlendirmeyi bilmişim.

2014'te tez yazmaya başladığım için devrelerim bozulmuş, tekrar çok düşünmeye başlamışım. O yıl fazla yazı yazmamışım. Kafamı dağıtmak için yürüyüş ve mezarlık fotoğrafçılığını keşfetmişim.

2015'te yürüyüş ve mezarlık fotoğrafı çekmek hobiye dönüşmüş. Barış Rusya'da olduğu için hayatımın çoğu skype'ta geçmiş. Hiç yazı yazamamışım neredeyse.

2016'da hayat görüşümde ve yaşamımda bazı eksik kalan, oturmayan noktaları netleştirmeye çalışmışım, fazla eğlenceli yazmamışım. Hayatımdaki pek çok şeyi değiştirmek üzere bi dönüm noktasında olduğum için biraz ciddiymişim.

2017'de de bu durum devam etmiş ve bu süreç Barış'la birlikte Dalyan'a taşınmamla sonuçlanmış.

Genel bir gözlem: Gerçek hayata dönüp, yapıp ettiklerim arttıkça şımarıklık ve toyluğum azalmış. Bir de baya bi bisiklete binmişim, bu kadar bisiklete bindiğimi bilmiyodum. Şimdi Dalyan'a taşındık orda da hep biniyorum, resmen hayatım boyunca bisiklete binmişim ben aslında. İlgimi çeken başka bir nokta 2008'den beri "ben daha doğal, ağaçlı bi yerde yaşamak istiyorum, şehir bana iyi gelmiyor" diye yazıyormuşum zaten, bu düşüncemin o kadar geçmişe dayandığını bilmiyordum, şaşırtıcı oldu. Ha bi de iş hayatı ve erken kalkmak beni her zaman zorluyormuş, düzenli bir işim olamayacağı da biraz belliymiş aslında.

Bu arada Kazakistan burası. Barış'ın işi nedeniyle bir kaç haftalığına buraya geldik. Dalyan'da günlerim ev işleri yaparak, fotoğraf çekerek-editleyerek (stok fotoculuğa başladık), dogalbiryasam'a çeviri yaparak, bisiklete binerek, film izleyip kitap okuyarak geçiyordu. Burda da bisiklet hariç diğerleri devam ediyor. Onun yerine aslında biraz gezmek istiyorum ama geçen hafta hava çok soğuktu, bu hafta ise hava sıcak olmasına rağmen blog okumam bitmediği için adam akıllı çıkamadım bir türlü. Şimdi artık görev tamamlandığına göre çıkabilirim.

Son bi şey, ya aslında mesela ben 72 yaşıma gelsem ve hala hiç sektirmeden yazmaya devam etmiş olsam, 22 yaşımdan o yana her sene için 2-3 eğlenceli yazı olmak üzere derleyip birleştirsem iyi bir kitap olmaz mıydı? İlginç olabilirdi sanki.

Bu arada merak edenler için shutterstock linkim: https://www.shutterstock.com/g/begum+sahin%20bilgin?language=en

Şu da çeviri yaptığım bizim site: http://www.dogalbiryasam.com