yıllar boyu yaptığım gözlem ve deneyler sonucu "dışarı çıkarken ne giysem" sorusuna cevap olarak bir çizelge hazırladım. bu çizelgede hangi hava sıcaklığına göre ne giymek gerektiği gösteriliyor. çizelge çok detaylı düşünüldüğü için -mesela sabah arkadaşınızla buluşup akşam eve döneceksiniz gibi- akşam serinliğine kalma durumlarında da madur olmayacaksınız. sadece bakkala gitmek için evden çıkacaksanız "yanına hırka al" gibi kısımları önemsemeyebilirsiniz; ama dışarda uzun kalacaksanız mutlaka yazılan herşeyi uygulayın.
hava sıcaklığına devlet meteoroloji işleri'nin sayfasından (istanbul için bu: http://www.dmi.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?m=ISTANBUL ) bakabilirsiniz. burdan günün en yüksek sıcaklık değerine bakıp o sıcaklığın, aşağıdaki çizelgede hangi aralığa dahil olduğunu bulmanız gerekiyor öncelikle.
not: ben kazak giymeyi sevmediğim için hırkaya çok bağımlıyım ama siz kazak giyebiliyorsanız hırka+uzun kolluyu kazak olarak düşünebilirsiniz.
25+-------------sadece t-shirt
20-25---------- t-shirt+yanına hırka al
15-20---------- t-shirt+hırka+yanına çok ince, kısa bi mont al
10-15---------- askılı t-shirt(beli kapatmak için bu)+uzun kollu blüz+hırka+ daha kalın bi mont
5-10----------- askılı t-shirt+uzun kollu blüz+hırka+atkı+bere+eldiven+en kalın mont
5 derece altı----dışarı çıkma
not: en sağlam hava bilgisine ulaşabilmek için rüzgar tahmimine de bir bakmak her zaman faydalıdır (yani buraya: http://www.dmi.gov.tr/deniz/24saatlik-ruzgar.aspx ) buradaki rüzgar haritalarından ilinizde hangi saatler arası kaç knot rüzgar olacağını görebiliyorsunuz. 5-20 knot arası herşey yolundayken, 20 knot ve üstü; hele ki de bu rüzgarlar kuzeyden geliyorsa, bulunduğunuz ısı aralığının bir altındaki ısı aralığına göre giyinmenizi tavsiye ederim.
Sunday, November 22, 2009
Friday, November 20, 2009
mutlu sonu yakalamanın sırrı perdeyi en doğru zamanda indirmektir. mutluluktan bir dakika sonra yine her şey yanlış oluyor.
son zamanlarda internet bağımlılığımdan kurtuldum ve kitapların harika dünyasına daldım. bunu yaparken hiç zorlanmamış olmam beni çok şaşırttı, belki de sandığım kadar bağımlı değildim diye düşündüm. bugün yine kitapların harika dünyasına dalacakken tam, vazgeçtim. çünkü bugün resmen bira içip müziği ayı gibi açma günüydü. ben de hemen açtım müziğimi, içtim biramı.
sabah çok güzel uyanmıştım. rüyamda amsterdamdaydım ve bir kimya deneyi yapıyordum. öngörülene göre iki sıvıyı birbirine karıştırınca patlaması gerekiyordu fakat ben sözkonusu bu iki sıvıyı karıştırmama rağmen patlamamıştı. konferans verir gibi bir durumdaydım. izleyiciler aa nasıl patlamaz falan derken, şişeyi salladım şöyle bi, patladı rahatladık. sonra uyanmışım. uyanınca ilk düşüncem hayat çok güzel cidden lan oldu, demek ki mutlu dönemdeyim.
neyse öğlene geri dönersem, biramı içip düşünürken ki zaten işim gücüm yok 24 saat düşünüyorum. bence ben kafayı yemezsem kimse yemez. mesela sırf bu gün düşündüklerim: toplumun insan benliği üzerindeki etkileri, hayvan hakları, insan hakları, insan doğası, kadın doğası, aşkın hangi psikolojik boşluğu doldurduğu, bir insanın başka bir insanın hayatına katabilecekleri, özgür iradenin olup olmadığı(bunu zaten hergün düşünüyorum), babanemin egosu, windows shuffle'ının çalışma prensibi, son zamanlarda aldığım tükenmez kalemlerin neden bu kadar çabuk tükendiği, hayatımın bir ilüzyon olma ihtimali(dış dünya var mıdır), gerçeklikle benim algıladığım dünya arasındaki farklılıklar (fenomenle numen arasındaki farklar da denebilir felsefi kavramlarla), hangi yönlenimlerin toplumsal; hangi yönlenimlerin genetik olduğu(bunu da hergün düşünüyorumdur), nasıl yaşarsam en mutlu olurum(e bunu da tabi), internet bağımlılığının gündelik akışa etkisi, bedensel hazların ve zihinsel hazların ideal bir hayattaki yayılma oranı, akşam ne yemek yapsam, bağımlılıkların altında yatan psikolojik nedenler, kapitalist bir toplumda henüz ortaya çıkmamış iş alanları, hangi işle daha mutlu bir hayat yaşarım.
neyse işte içip içip bunları düşündüm, sonra bi anda kendimi yine iskandinavya'da yüksek lisans eğitimi sayfalarında buldum. bence burdan gitmek istemem bile günün birinde burdan gideceğimi kesinleştiren birşey.
sabah çok güzel uyanmıştım. rüyamda amsterdamdaydım ve bir kimya deneyi yapıyordum. öngörülene göre iki sıvıyı birbirine karıştırınca patlaması gerekiyordu fakat ben sözkonusu bu iki sıvıyı karıştırmama rağmen patlamamıştı. konferans verir gibi bir durumdaydım. izleyiciler aa nasıl patlamaz falan derken, şişeyi salladım şöyle bi, patladı rahatladık. sonra uyanmışım. uyanınca ilk düşüncem hayat çok güzel cidden lan oldu, demek ki mutlu dönemdeyim.
neyse öğlene geri dönersem, biramı içip düşünürken ki zaten işim gücüm yok 24 saat düşünüyorum. bence ben kafayı yemezsem kimse yemez. mesela sırf bu gün düşündüklerim: toplumun insan benliği üzerindeki etkileri, hayvan hakları, insan hakları, insan doğası, kadın doğası, aşkın hangi psikolojik boşluğu doldurduğu, bir insanın başka bir insanın hayatına katabilecekleri, özgür iradenin olup olmadığı(bunu zaten hergün düşünüyorum), babanemin egosu, windows shuffle'ının çalışma prensibi, son zamanlarda aldığım tükenmez kalemlerin neden bu kadar çabuk tükendiği, hayatımın bir ilüzyon olma ihtimali(dış dünya var mıdır), gerçeklikle benim algıladığım dünya arasındaki farklılıklar (fenomenle numen arasındaki farklar da denebilir felsefi kavramlarla), hangi yönlenimlerin toplumsal; hangi yönlenimlerin genetik olduğu(bunu da hergün düşünüyorumdur), nasıl yaşarsam en mutlu olurum(e bunu da tabi), internet bağımlılığının gündelik akışa etkisi, bedensel hazların ve zihinsel hazların ideal bir hayattaki yayılma oranı, akşam ne yemek yapsam, bağımlılıkların altında yatan psikolojik nedenler, kapitalist bir toplumda henüz ortaya çıkmamış iş alanları, hangi işle daha mutlu bir hayat yaşarım.
neyse işte içip içip bunları düşündüm, sonra bi anda kendimi yine iskandinavya'da yüksek lisans eğitimi sayfalarında buldum. bence burdan gitmek istemem bile günün birinde burdan gideceğimi kesinleştiren birşey.
Thursday, November 19, 2009
ben de isterdim ki... uyanmak isterdim... ama zaten uyanığım.
"asla yanlış şeyi yapmak üzere yola çıkamazsınız. her eyleminiz, o eylemi yaptığınız anda otomatik olarak doğrudur. o kadar çok yanlış yaptım ki ben aptalın tekiyim deseniz bile haklısınız. haklı olmaya mecbursunuz, ne yaparsanız yapın haklı olmaktan kurtulamazsınız çünkü o sizin fikriniz."
Tuesday, November 17, 2009
i'm not anymore a prisoner of my hopes
okula gitmeye karar vermiştim dün akşam ama sabah çok üşendim. yazı tura attım tura geldi, tura gelirse okula gitme demekti ben de gitmedim. zaten ne biçim kasvetli hava var, karanlıktan klavyeyi zor görüyorum. nirvana çalıyo bi de, lise yıllarıma döndüm.
hava ne kadar kasvetlenirse zamanda o kadar geriye gidiyorum.
o diil de bak aklıma geldi şimdi. lisedeyken marilyn manson'a aşıktım ben. she&he diye bi dergi vardı, marilyn manson posteri vermişti. posterin arka tarafında da matt damon var. neyse ben posteri daha sonra asmak üzere masamın üzerine bırakıp okula gitmiştim. akşam bi geldim gündüz babam odamı toplamış, posteri de asmış ama matt damon tarafını asmış. tabi insan kızının marilyn manson'a diil matt damon'a aşık olmasını bekliyo ihi. ah ya canımbenim.
aslında var ya belki de matt damon tarafını asmasındaki amaç, posterin o tarafını asacağımı zannetmesinden ziyade bana bi mesaj vermektir. "bunu beğen bak bu daha çok insana benziyo" gibisinden bişeyler. ama neyseki ben bu mesajı almayı reddettim ve hemen posteri söküp doğru tarafını astım.
hava ne kadar kasvetlenirse zamanda o kadar geriye gidiyorum.
o diil de bak aklıma geldi şimdi. lisedeyken marilyn manson'a aşıktım ben. she&he diye bi dergi vardı, marilyn manson posteri vermişti. posterin arka tarafında da matt damon var. neyse ben posteri daha sonra asmak üzere masamın üzerine bırakıp okula gitmiştim. akşam bi geldim gündüz babam odamı toplamış, posteri de asmış ama matt damon tarafını asmış. tabi insan kızının marilyn manson'a diil matt damon'a aşık olmasını bekliyo ihi. ah ya canımbenim.
aslında var ya belki de matt damon tarafını asmasındaki amaç, posterin o tarafını asacağımı zannetmesinden ziyade bana bi mesaj vermektir. "bunu beğen bak bu daha çok insana benziyo" gibisinden bişeyler. ama neyseki ben bu mesajı almayı reddettim ve hemen posteri söküp doğru tarafını astım.
Thursday, November 12, 2009
biraz garip bir şey bu. şu gezegende belki beş milyar insan yaşıyor. ama işte tutup birini seviyorsun ve onu başka hiç kimseyle değişemiyorsun.
Wednesday, November 11, 2009
astronotlar üzerinde yaşam olan başka bir gezegen keşfetse herkes müthiş şaşırır ama kendi gezegenlerinin varlığı hiç de şaşırtmıyor onları.
sahil burası. pastırma sıcaklarından aldığım yetkiye dayanarak son bir kez bisiklete bineyim dedim ve geleneği bozmayarak kırmızı tuborgumla çimenlere yerleştim.
hava yaza göre daha soğuk, yanımda getirdiğim herşeyi giymeme rağmen hala tam olarak ısınmış değilim. yine de bu bir sorun sayılmaz çünkü üşüyor da değilim. evdeki ısı konforunu buralarda aramak anlamsız; özellikle de tamşuan anlamsız.
----------
biram bi an dengede duramayıp düştü. neyseki hemen müdehale ettim fazla dökülmedi. aslında normalde daha da erken müdehale edebiliyorum ama yoluma çıkan kulaklık kablosu beni biraz oyaladı bu sefer. birayı kaldırırken kutunun içindeki değişik dünyaya gözüm takıldı. köpüklü ve karanlıktı burası, kırmızı tuborgun kırmızılığından hiçbir iz yoktu içerde. soğuk ve gri duvarlara yapışmış köpükler aşağıya doğru akarken umutsuz gibiydiler.
bazen tesadüfen girdiğim bu dünyalardan çok etkileniyorum. rakı şişesinde balık olsam gibibişey. mesela bikeresinde laptopuma su döküldüğünde üstündeki tuş takımını kaldırıp altını silmem icap etmişti. tuşların altındaki o film kaplı ışıklı alanı görünce çok şaşırmıştım. laptomu daha önce hiç böyle görmemiştim ve bu onun gerçek yüzüydü. bana göstermediği o asıl yüzü. sonra mesela içi bira dolu bir arjantin bardağa ilk kez kafamı sokarcasına yaklaştığımda da harika bir dünyayla karşılaşmıştım. o parlayan sarı ışıkların arasında, yukarı doğru hareket eden beyaz köpükçükler falan.. sanki o köpükçükler çılgın bir şekilde eğleniyorlardı ve hiçbir şeyi umursadıkları falan da yoktu. ayrıca pilav da çok enteresan biri. herzamankinden biraz fazla yaklaşınca pilava, pirinçlerin üstünde küçük delikler olduğunu farketmiştim. bu görüntü yıllarca alıştığımız pilav ideamızı tamamiyle yerle bir edebilecek güçteydi ve ben bu dünyadaki şeyleri nasıl bu kadar doğal karşılayabildiğimizi bikez daha anlayamamıştım. sanki pilavın bana gösterdiği yüzün ayrıntılarına biraz daha yaklaşırsam, bütün bunların gerisinde dönüp duran atomları bile görebilirdim.
-----------
güneş battıkça hava daha da soğuyor ve ben iyice üşümeye başlıyorum. belki yeterince içersem ısınırım ama keşke ısınışımı kimyasal reaksiyonlara bırakmadan direkt yanıma fazladan bir mont alarak çözseydim diye düşünüyorum. hava kararırkenki gökyüzü maviliğine de ben "sıçtın mavisi" demek istiyorumş şuan çünkü güneş battıkça hava daha da soğuyor. sonra soğuyan havanın iyi yanlarını görmeye çalışyıorum: en azından biram hemen ısınmayacak; ısınsa bile 15 dereceden daha sıcak olamayacak.
-----------
anlamadığım şey o kadar alkolden sonra nasıl dengeyi sağlayıp hala bisikleti ilerletebildiğim. bu kafayla 2 tekerlekli birşeyin üzerinde gidebiliyor olmak bana mucize gibi geliyor. bu kafayı geçtim normal bir kafayla da gidebiliyor olmak ilginç, hatta sadece kafa bile ilginç.
--------
demin bisikletle çok fena bi kaza yaptım. üstelik çok da tırt bi sebepten. bütün yaz enes adında bi tekne duruyordu kenarda; ordan geçerken tekne yine ordamı diye bakayım dedim. teknelerin üzerindeki yazıları okumaya çalışırken farkında olmadan çimenlere girip ağaca çarptım. yere düşüp kafamı vurdum ve beynim yerinden oynadı. ayağa kalktığımda bian dengemi sağlayamayınca banka oturdum, beynim tekrar yerine gelinceye dek kedi sevdim, ardından yoluma devam ettim. sonra çok sinirlendim. "sana ne ulan" dedim, "tekne nerdeyse nerde." "isterse uzaya kaçmış olsun sana noluyo". " hiç umrunda olmayan birşey yüzünden niye ölüon lan" dedim. sonra da hızımı alamıyıp "fuck this whole city and everyone in it" dedim.
hava yaza göre daha soğuk, yanımda getirdiğim herşeyi giymeme rağmen hala tam olarak ısınmış değilim. yine de bu bir sorun sayılmaz çünkü üşüyor da değilim. evdeki ısı konforunu buralarda aramak anlamsız; özellikle de tamşuan anlamsız.
----------
biram bi an dengede duramayıp düştü. neyseki hemen müdehale ettim fazla dökülmedi. aslında normalde daha da erken müdehale edebiliyorum ama yoluma çıkan kulaklık kablosu beni biraz oyaladı bu sefer. birayı kaldırırken kutunun içindeki değişik dünyaya gözüm takıldı. köpüklü ve karanlıktı burası, kırmızı tuborgun kırmızılığından hiçbir iz yoktu içerde. soğuk ve gri duvarlara yapışmış köpükler aşağıya doğru akarken umutsuz gibiydiler.
bazen tesadüfen girdiğim bu dünyalardan çok etkileniyorum. rakı şişesinde balık olsam gibibişey. mesela bikeresinde laptopuma su döküldüğünde üstündeki tuş takımını kaldırıp altını silmem icap etmişti. tuşların altındaki o film kaplı ışıklı alanı görünce çok şaşırmıştım. laptomu daha önce hiç böyle görmemiştim ve bu onun gerçek yüzüydü. bana göstermediği o asıl yüzü. sonra mesela içi bira dolu bir arjantin bardağa ilk kez kafamı sokarcasına yaklaştığımda da harika bir dünyayla karşılaşmıştım. o parlayan sarı ışıkların arasında, yukarı doğru hareket eden beyaz köpükçükler falan.. sanki o köpükçükler çılgın bir şekilde eğleniyorlardı ve hiçbir şeyi umursadıkları falan da yoktu. ayrıca pilav da çok enteresan biri. herzamankinden biraz fazla yaklaşınca pilava, pirinçlerin üstünde küçük delikler olduğunu farketmiştim. bu görüntü yıllarca alıştığımız pilav ideamızı tamamiyle yerle bir edebilecek güçteydi ve ben bu dünyadaki şeyleri nasıl bu kadar doğal karşılayabildiğimizi bikez daha anlayamamıştım. sanki pilavın bana gösterdiği yüzün ayrıntılarına biraz daha yaklaşırsam, bütün bunların gerisinde dönüp duran atomları bile görebilirdim.
-----------
güneş battıkça hava daha da soğuyor ve ben iyice üşümeye başlıyorum. belki yeterince içersem ısınırım ama keşke ısınışımı kimyasal reaksiyonlara bırakmadan direkt yanıma fazladan bir mont alarak çözseydim diye düşünüyorum. hava kararırkenki gökyüzü maviliğine de ben "sıçtın mavisi" demek istiyorumş şuan çünkü güneş battıkça hava daha da soğuyor. sonra soğuyan havanın iyi yanlarını görmeye çalışyıorum: en azından biram hemen ısınmayacak; ısınsa bile 15 dereceden daha sıcak olamayacak.
-----------
anlamadığım şey o kadar alkolden sonra nasıl dengeyi sağlayıp hala bisikleti ilerletebildiğim. bu kafayla 2 tekerlekli birşeyin üzerinde gidebiliyor olmak bana mucize gibi geliyor. bu kafayı geçtim normal bir kafayla da gidebiliyor olmak ilginç, hatta sadece kafa bile ilginç.
--------
demin bisikletle çok fena bi kaza yaptım. üstelik çok da tırt bi sebepten. bütün yaz enes adında bi tekne duruyordu kenarda; ordan geçerken tekne yine ordamı diye bakayım dedim. teknelerin üzerindeki yazıları okumaya çalışırken farkında olmadan çimenlere girip ağaca çarptım. yere düşüp kafamı vurdum ve beynim yerinden oynadı. ayağa kalktığımda bian dengemi sağlayamayınca banka oturdum, beynim tekrar yerine gelinceye dek kedi sevdim, ardından yoluma devam ettim. sonra çok sinirlendim. "sana ne ulan" dedim, "tekne nerdeyse nerde." "isterse uzaya kaçmış olsun sana noluyo". " hiç umrunda olmayan birşey yüzünden niye ölüon lan" dedim. sonra da hızımı alamıyıp "fuck this whole city and everyone in it" dedim.
Sunday, November 8, 2009
thank you mario but princess is in another castle
kasım ayında olduğumuz gerçeğiyle yüzleşince çok şaşırdım çünkü bu demekti ki 2009 bitiyor. tüm zamanların en hızlı yılı olmalı o zaman 2009. ben daha şu yazıyı yazdığımı dün gibi hatırlıyorum: http://livingmaze.blogspot.com/2009/01/i-cannot-head-your-pleading-call.html.
bence 2009 en fazla 5 ay sürdü. biriki bisiklete bindik sonra okul başladı hoop vizeler; ardından sonbahar geldi derken bi baktık kasım. resmen 3 ay sürdü yani 2009.
--------
değişik bakış açılarına bürünerek 2009 u uzun göstermeye çalıştım bi süre demin kendime ama nasıl bakarsam bakayım bu 2009 2 ay sürdü bence, hiç öbür yıllar gibi diil. aralık belki tek başına 3 yıla bedel geçerse bilemiyorum tabi ama kasıma kadar nasıl geçti anlamadık hiç.
çok mu mutluydum acaba diye düşünüyorum o zaman. evet, gerçekten de mutluydum. biriki bisiklete bindik dediğim sırf haftada 1-2 biniyodum zaten; toplamda 20-30 kere binmişimdir ki bu 20-30 un nerden baksam 5 tanesi hayatımın en güzel günü olmaya adaydı. sonra hava soğuyunca bi ara bütün gün internetteydim. bütün günler birbirine benzeyince de hızlı gibi geliyo. şimdi interneti azalttım ama bu sefer de bütün gün piyano çalıyorum. illa bişeyin boku çıkıyo yani. ben istiyodum ki hergün 3 saat piyano çalayım, 3 saat kitap okuyayım, 3 saat de nete gireyim ama günde ya 9 saat nete giriyorum, ya 9 saat piyano çalıyorum, ya da 9 saat ders çalışıyorum. ne biçimiş. gerçi hergün 3 saat onu 3 saat bunu şeklinde yapsam bütün günler birbirine benzeyeceği için kötü hissedebilirim.
aslında var ya hızlı mızlı ama bu 2009 hayatımın en mutlu senesiydi diyebilirim. 1 ay daha kötü bişey olmazsa direk diycem hatta.
bence 2009 en fazla 5 ay sürdü. biriki bisiklete bindik sonra okul başladı hoop vizeler; ardından sonbahar geldi derken bi baktık kasım. resmen 3 ay sürdü yani 2009.
--------
değişik bakış açılarına bürünerek 2009 u uzun göstermeye çalıştım bi süre demin kendime ama nasıl bakarsam bakayım bu 2009 2 ay sürdü bence, hiç öbür yıllar gibi diil. aralık belki tek başına 3 yıla bedel geçerse bilemiyorum tabi ama kasıma kadar nasıl geçti anlamadık hiç.
çok mu mutluydum acaba diye düşünüyorum o zaman. evet, gerçekten de mutluydum. biriki bisiklete bindik dediğim sırf haftada 1-2 biniyodum zaten; toplamda 20-30 kere binmişimdir ki bu 20-30 un nerden baksam 5 tanesi hayatımın en güzel günü olmaya adaydı. sonra hava soğuyunca bi ara bütün gün internetteydim. bütün günler birbirine benzeyince de hızlı gibi geliyo. şimdi interneti azalttım ama bu sefer de bütün gün piyano çalıyorum. illa bişeyin boku çıkıyo yani. ben istiyodum ki hergün 3 saat piyano çalayım, 3 saat kitap okuyayım, 3 saat de nete gireyim ama günde ya 9 saat nete giriyorum, ya 9 saat piyano çalıyorum, ya da 9 saat ders çalışıyorum. ne biçimiş. gerçi hergün 3 saat onu 3 saat bunu şeklinde yapsam bütün günler birbirine benzeyeceği için kötü hissedebilirim.
aslında var ya hızlı mızlı ama bu 2009 hayatımın en mutlu senesiydi diyebilirim. 1 ay daha kötü bişey olmazsa direk diycem hatta.
Subscribe to:
Posts (Atom)